28 Ekim 2007 Pazar

BEŞİKTEN MEZARA DERSHANE

BEŞİKTEN MEZARA DERSHANE

Atalarımızın bir sözü var ya: “Beşikten mezara bilim”. [“İlim”, “bilim”, ne dersen de. İkisi de Türkçe; ikisi de aynı kapıya çıkar. Ancak, her dilde olduğu gibi, böyle eşanlamlı başlayan sözcükler zamanla ufak anlam farklılıkları üstlenerek dilde zenginleşmeye yol açarlar. Onun için “Türkçede tasfiyeciliğe ‘hayır’, zenginleştirmeye ‘evet’” diyoruz (Bkz. O. Sinanoğlu, “Bye-Bye Türkçe”, Otopsi Yayını, İst., 10. Baskı, Kasım 2002, s.192). “İlim/bilim” ikilisinde de ‘anlam kaymasıyla çeşitlenme’ meydana geliyor: Artık, “bilim” sözcüğünü daha çok “müspet bilimler” için, “ilim” sözcüğünü ise “mânevî ilimleri” kastederek kullanıyoruz].

Ata deyişimizle ilintili olarak hep kullanagelmiş olduğum düsturlarımdan biri şu:
“İnsan, her yaşadığı an ya bir şey öğrenmeli, ya bir şey öğretmeli, hatta mümkünse ikisi birden”. Zaten insan bir şey öğretirken, oluşan etkileşimle kendisi de bir şeyler öğrenir. Değil mi ya?
Fakat özellikle, 1980 başlarında “Yüksek” Öğretim Kurulu, YÖK’ün kurdurulmasıyla bilimin “bye-bye” demesine ilaveten, bizim “beşikten mezara ilim/bilim” oldu “beşikten mezara dershane”.

Eğitim yerine tam bir kısır döngü. Gençlere, kendilerine ve Türk Ulusu’na, sonra insanlığa hayırlı olmalarını sağlayacak yetenekler, beceriler, kollarına birer altın bilezik meslek veya zanaat vermek yerine onları ezberci, Tarzancı, hedefsiz, sorgusuz birer “dershane kuşu” (gençler alınmasın; onların durumlarına üzüldüğüm, kendilerini çok sevdiğim için böyle kinayeli konuşuyorum) haline getiren, ne “millî”, ne de “eğitim” olan bir A.B.D. güdümlü “millî eğitim” düzeni; daha doğrusu bir “dershane yokuşu”.

Çocuk daha ilkokulda, şu misyoner okuluna, bu “Anatolia Lisesi”ne gireceğim diye (daha doğrusu velileri konu komşuya hava atsın diye) gece gündüz, hafta sonları dershane yollarına düşüyor. Lisede aynı durum: Bir evrenkente kapağı atarım ümidi ile, ve soruların cevabı hangi şıktır kestirme yöntemlerini ezberlemek için dershane. Bir taraftan da okul var, hatta velinin varını yoğunu verdiği özel okul (tabii Tarzanca ile eğitim yapanı olmalı; onunla atılan hava daha sıkı oluyormuş). Okul saatlerinde evde oturup bilgisayar oyunları oynayan, niye okulda olmadığı sorulduğunda “Ne gerek var; ben, evrenkent sınavına hazırlanmak için dershaneye gidiyorum” diyen kaç gence rastlamışımdır. Allah Allah, bu nice iştir? Ya okulları sınav dershanesi yap, ya dershaneleri özel okul. İkisinin birden ne lüzumu var? Gören de ülkenin eğitim kaynakları pek bol zannedecek.

Birkaç lise müdürüyle konuşmuştum: “ÖSYM’ye başvuruyoruz. Şu sınavlarda lise müfredatıyla ilgili sorular olsun da öğrenciler okula gelsin” diyorlar. ÖSYM’nin cevabı: “Bize ne? O, millî eğitim bakanlığını ilgilendirir.” MEB’e başvurduklarında ise: “Biz bildiğimizi okuruz. ÖSYM bizi ilgilendirmez.” Sonuç ne? Bir yığın israf, para ve zaman. Çocukların, gençlerin kendi meraklarını geliştirecek, bir şeyler okuyacak, düşünecek vakitleri kalmıyor. Eğitim, işte son elli yılda adım adım böyle sıfırlanıyor (yabancı danışmanlar sağ olsun!).

Bir buçuk milyon öğrenci evrenkente giriş sınavını alıyor; elli altmış bin kadarı belli bir yere giriyor. Devede kulak. Geride kalan, her yıl biriken milyonlarca gence ne oluyor? “Genç, devingen (dinamik) nüfusumuz var” diye övünmekten öte, bu en önemli kaynağımız için ne yapılıyor? Ayrıca insanî açıdan bu gençlerin nasıl bir ruh haline düşeceklerini düşünen var mı?

Ya bir evrenkente girebilen gençler? Bir bakıyorlar ki, meğer orada da bir şey öğrenemeyeceklermiş. Çünkü, özellikle YÖK kurdurulduğundan beri evrenkentlerde de ne bilim kalmış, ne araştırma, ne de ciddî bir yüksek öğretim. Evrenkentler olmuş birer Tarzanca dershanesi. Peki, mezun olanlar? Mühendislikmiş, fenmiş, toplumsal bilimlermiş, en iyi diye bildikleri yerlerden mezun olanlar, Tarzanca da bilseler iş bulamıyorlar. Bahtı yaver gideni taksi şoförlüğü yapıyor; onu da bulamayan işsiz. Kaç tanesine rastladım, derdini döktü. Yazık bu Türk gençlerine.
Sanayii, tarımı, her şeyi, “özelleştirme, küreselleşme” yalanları ile elinden alınan bir ülkede meslekler, meslek erbabına ihtiyaç kalır mı?

Birkaç evrenkent öğrencisiyle bahçede sohbet ediyoruz. Fizik son sınıf öğrencileri imişler.
- “Ya, demek fiziğe merak sarıp fiziğe girdiniz”.
- “Yok be hocam. Başka şeye puan tutturamadık da ancak fiziğe girebildik.”
- “Peki yakında mezun olunca fizik ile ne yapacaksın?”
- “Ben fizikten ne anlarım? Bir şey öğrenmedik ki. Hoca, Tarzanca ezber bir şeyler anlatıyor, anlamayıp soru sormaya kalkarsak da bize kızıyordu.”
- “Ne olacak şimdi?”
- “Ne olacak; babam bana bir kasetçi dükkânı açacak.”

Bir de kasetçi dükkânı da açamayacak durumda olanların halini hele bir düşünün.
Matematikten birincilikle mezun olmuş bir gençle tanışıyorum. Evrenkentte “mastır” lisansüstüne başlamış. Bir yandan da çalışması lazım. Memnun: Bir dershanede öğretmenlik işi bulmuş. Şimdilik maaşı cüz’i; ama zamanla geliri artarmış. Aslında ömür boyu dershaneciliğe hazırlanmış görünüyor. Kim bilir, belki yıllar sonra zengin bir dershane patronu da olabilir. Ve işte kısır döngü tamamlanmış oluyor: Ufacık bir çocukken dershaneyle gözünü açtı; Allah gecinden versin, ölürken de yaşamı dershane ile son bulacak. Beşikten mezara dershane.

Bu kısır döngüde hiçbir üretim yok. Ne öğrenciye ciddî bir eğitim veriliyor, ne bir iktisadî katkı, ne ülkenin gelişmesine bir yarar sağlanıyor. Milyonlarca gencin havanda su dövdüğü, boş, ama hummalı bir faaliyet. Tam bir uyutma. Eğitimi artık, tekrar ulusal ve verimli bir hale getirmeliyiz. Dershane-okul ikilisi kalkacak. Okullar, 1950’lere kadar olan ciddî, üstün ve millî bir eğitim verecek. Okuyanlar, kendilerine, yakınlara ve ülkemize yarar sağlayabilecek. Dershane sahipleri de üzülmesin: Onların yatırımları, birikimleri, emekleri heba olmayacak; çünkü dershaneler çok iyi bir eğitim veren özel okullara dönüştürülecek. Evrenkentlere giriş ile lisedeki eğitim bağdaştırılacak. Tarzanca ile eğitime, her türlü yabancı dille eğitime son. Bu çarpık uygulama bıçakla gibi kesip atılacak. Hazırlık sınıfı garabetine son. İsteyenlere çeşitli yabancı diller ayrı yabancı dil derslerinde, yaz kurslarında etkin yöntemle iyi öğretilebilecek. Öğretmenlik tekrar saygın ve üstün bir meslek haline getirilecek. Öğretmen okullarıyla değerli öğretmenler yetiştirilecek. Halkın, velilerin bilinçlenmesi arttıkça, Atatürk devrindeki gibi yeniden bir millî eğitim seferberliğinin başladığını göreceğiz.

28 Kasım 2002; “Eğitim Diyarı”ndan.
Oktay Sinanoğlu

EDRESE, DÂR-ÜL FÜNUN, ÜNİVERSİTE, EVRENKENT

EDRESE, DÂR-ÜL FÜNUN, ÜNİVERSİTE, EVRENKENT

Büyük Selçuklu Türk Devletinin vezir-i âzâmı (başbakanı) Nizâmülmülk’ün kurduğu, Gazalî’nin baş müderrisi olduğu, o zamanki dünyanın ünlü bilim yuvası Bağdat’taki medresenin, veya daha sonra İstanbul’un fethiyle başlayan Fatih Medresesi’nin, günümüz Türkiye’sinin evrenkentlerinden (üniversitelerinden) gerçek anlamıyla daha az bir evrenkent olduğunu kim iddia edebilir? “Gerçek anlamıyla” ne demek? “Evrenkent”in tanımı şudur: Bilgilerin üretildiği ve yayıldığı yer. [ O ara şunu da ilâve edeyim: “Üniversite”ye Türkçe karşılığı olarak (yâni Tarzanca’sı yerine) 1970’ler başlarından itibâren niye evrenkent” dedim, biliyor musunuz? “Evrensel bilgilerin üretildiği ve yayıldığı kentçik” anlamına. Yabancı (Eski Türkçe değil haa, dikkat), yâni çoğu Tarzanca’dan sözcüklerin karşılıklarını Türkçe’nin matematik gibi kurallarına uygun olarak türetirken kullanılacak ilkeyi hatırlatalım: Esas olan, yabancı sözcüğün tekabül ettiği kavrama bakıp, Türkçe’de bu kavramı sıfırdan nasıl ifâde ederiz diye üşünmektir, yoksa zâten kavramı iyi ifâde etmeyen yabancı sözcüğü harfiyen (“etimoloji”sini) çevirmeğe çalışmak değil. Özellikle İngilizce’de sözcük türetme kuralları hemen hemen hiç olmadığı için, sözcüklerin köken anlamları kavramları çoğu zaman karşılamaz (Bunu pek çok örnekle gösterebiliriz ama, burada olmaz; makalenin konusu değişecek). Bu bağlamda İngilizce’nin çoğu terimleri gerçek anlamda “uydurukça”dır. Çok şükür öyle muhteşem bir dilimiz var ki, Türkçe’nin matematik gibi ve binlerce yıldan beri süregelen türetme yetenekleriyle her yeni kavrama karşılık bulabiliyoruz.]

Avrupa’nın 1100-1200’lü yıllarda kurulmuş ilk evrenkentleri, binalarıyla, doktora düzenleriyle, bilimsel dallarıyla Selçuklu Türk evrenkentleri taklit edilerek kuruldu. İtalya’dakilerden sonra örneğin İngiliz Oksford Evrenkenti. [“Oxford”un harfiyen kökensel (etimolojik) çevirisi: “Ox” öküz demek; “ford” kale. Yâni “Öküz Kalesi”. Nasıl? Kavramı karşılayabiliyor mu?!]

Evet, “evrenkent”in (“üniversite”nin) tanımını verdik. Daha ABD bağımsız olmadan, 1640’larda Kuzey Amerika’da İngilizlerin kurduğu ilk iki evrenkentten biri olan Yale Evrenkenti’nin de binaları Selçuklu medreselerini andırır. Niçin? O da Oksford Evrenkenti’ni taklîden kurulmuştur da ondan. Şimdi, bu Yale’nin kara kaplı (daha doğrusu Yale’nin resmî rengi lâcivert) kitabında, evrenkent hocasının görevleri şöyle belirtilmiştir: “Profesör, bilgi üreten ve yayan kişidir.” Demek oluyor ki, “profesör” özgün araştırmalar yapmalı; yeni bilgiler, kuramlar, buluşlar üretmeli. Bir de bunları yaymalı. Nasıl yayacak? Önce kendi ülkesinde, kendi dilinde yayınlayacak. Öyle ya, ulusal bir kaygıları olmayanlar bile düşünmeli ki, maaşını kendi halkı ödüyor. Hocamız, lisansüstü eğitimde mastır, doktora öğrencileri yetiştirecek. Bilimdeki öncülüğünü araştırma yaptırarak onlara aktaracak. Bu suretle ülkeye kültürel, bilimsel, teknik birikim, ve dolaylı, dolaysız iktisâdî katkı da sağlanacak. Araştırması olmayan evrenkent, evrenkent değildir. Bizde YÖK kurdurulduğundan beri gittikçe hızlanarak gerçek bilim ve araştırma yok edilmiş, âdetâ yasaklanmıştır. Şimdi de evrenkentlerimizin tümü son sürat Tarzanca dershanelerine dönüştürülüyor. Araştırma olmayan yerde sahici bir yüksek öğretim de olamaz. Hele yarım yamalak bildiği bir yabancı dilden, gençlere, öğrenmekte oldukları dilden dersler veriliyorsa, -ne bilimi?-, öğrencinin düşünme yeteneği bile kalmaz.

Profesör, bilgiyi yaymak için önce kendi ülkesinde konuşmalar (konferans, seminer) yapar, tabii ulusal, resmî dilinde. “Ürettiği bilgiyi yaymak” içinde, devlete veya özel şirketlere danışmanlık yapmak da vardır. Devletin, sanayinin temel desteklerinden biri evrenkentlerdeki araştırma ve birikimdir; yabancı danışmanlar değil.

Atatürk cumhuriyet dönemi dâhil tüm Türk devletlerinde, yönetenlerin yanı başında hep Türk âlimleri olurdu. Ama sonra o gelenek de yok oldu; devletin içi dışı yabancı danışmanlarla doldu. Sonuç meydanda. Yabancı senin kuyunu kazmakla görevli. Ayrıca, “kılavuzu karga olanın burnu ……dan kurtulmaz” atasözünü hatırlayalım. Tarihten silinmek, ikinci bir Endülüs olmak istemiyorsak, temel ilkemiz öz kaynaklarımızı (insan başta olmak üzere) hızla geliştirmek olmalı; düşmanlarımızdan medet ummaktan vazgeçmeliyiz.
Bilimci, evrenkent hocası, bir yandan bilgi üretip önce kendi ülkesinde ve Türk diliyle bilgileri yayarken (-ki ulusal bilim, teknik ekolleri ancak bu şekilde oluşur-), bir yandan da elbette uluslararası bilim çevreleriyle de sıkı temasta olacak, uluslararası yayınlar da yapacak, ama belli dallarda Türk bilimcileri dünya çapında öncülük edecek. 1960’da bu oluyordu; arkasının gelmesi engellendi (Bkz. Örn. Emine Çaykara’nın hazırladığı, İş Bankası Kültür yayınlarından çıkan kitap ( 20.Baskı, Kasım 2002).

Şimdi dünya çapında 250 yıllık bir teknik evrenkent gibi kuruluşlarımızda, Türk bilimcileri, Sovyetler’de çok iyi yetişmiş değerli, örn. Azerbaycanlı Türk bilimcileri, “ana dili İngilizce değil” diye dışlanıyor; onlar dururken, yerlerine Amerikalı, İngiliz, büyük ihtimalle kendi ülkelerinde iş bulamayacak, öğretim üyeleri atanıyor. İhanet boyutuna varan bu düşmanca uygulamalar artık derhal durdurulmalı.

Eninde, sonunda bu ülkeye Türk Ulusu yeniden hâkim olacak. Yapılacak önemli işlerden biri evrenkentleri, bilim, teknik araştırma kurumlarını sil baştan yeniden düzenlemek. Göstermelik değil, gerçek, özgün bilim üretmeyen öğretim üyesine evrenkentte yer yok. Değerli araştırmalar yaptığı için, yardımcı doçentlikte takılan bilimciler, araştırmaları, ürettikleri incelenerek derhal profesörlüğe terfi ettirilecek. Türk evrenkentlerinde görev alacaklar önce eskisiyle, yenisiyle Türkçe sınavına sokulacak. Adam bilim üretiyorsa, -sana ne, nasıl yaparsa yapsın-, birinci kıstas, önüne çekilen sed, yabancı dil olmayacak. Örneğin fizikçi mi alıyorsun, tercüman mı? Tabii ülkenin bilim, teknikte de ulusal hedefleri belirlenecek, o doğrultuda araştırmalar desteklenecek (Bkz. O.Sinanoğlu, “Hedef Türkiye” kitabı, Otopsi Yayınları, İst., 14.Baskı, Aralık 2002).

Evrenkentlerde çömez düzenine son. Ocu, bucu kadrolaşmalarına son. Evrenkente giriş usulleri ezberciliği teşvik etmeyen, düşünme, uslamlama, yaratıcılık yeteneklerini ölçecek biçimde yenilenecek. Yetenekli, ama mâlî durumu kifayetsiz öğrencilere öğrenim hakkı iade edilecek. Kafası çalışan, yüreği önce Türk yurdu, Türk ulusu için çarpan gençlerle bilim seferberliğimiz başlayacak. İşte öyle gençler Atatürk’ün mirâsını devam ettirecekler.

6 Aralık 2002; “Yarının bilim diyârından”.
Oktay Sinanoğlu

HUNTINGTON"A O KİTABI KİM YAZDIRDI?

HUNTINGTON"A O KİTABI KİM YAZDIRDI?

Afgan savaşı belli ki 11 Eylül 2001’de başlamadı. Tasarlanmasını çok öncelere götürmek mümkünse de, başlangıcını, Sovyetler’in dağılmasından hemen sonra sayabiliriz. ABD iktisâdının yürümesi çoğu zaman hayalî bir düşmanın gösterilmesine bağlı. Sovyetler dağılıverince Pentagon, “Şimdi düşman kim?” diye kısa bir şaşkınlık devresi geçirdi. Hemen arkasından yeni düşman gösterildi. Altı ay içinde tüm Amerikan kamuoyunun beynine, (orada da ayarlı olan basın-yayın yoluyla) şu formül işleniverdi: “Müslüman=Fundamentalist=Terörist” (yâni “tedhişçi”). “‘Kızıl Tehlike’ gitti, ‘Yeşil Tehlike’ geldi” dediler. Ne zaman? 1990’ların başlarında. İşte, Ortadoğu, sonra Kafkasya ve Orta Asya kaynaklarının doğrudan “Küresel Kıraliyetçilerin” emrine verilmesine yönelik son Haçlı Seferi böyle başlatıldı. Bu suretle, küresel kıraliyetçilerin, onların üç beş uluslar ötesi şirketi ve bankasının egemenliğindeki “tek dünya devleti”nin kurulması yolunda da önemli adımlardan biri atılmış oldu.

Sahte Aydınlara Maşalık Görevi

Böyle durumlarda, yalnız ABD halkı için değil, dünya ve özellikle Üçüncü Dünya ülkelerinde kamuoyu oluşturulması, bu suretle oralarda erk sahibi edilmiş sahte aydınların maşalık görevlerini daha kolay yerine getirebilmeleri için Huntington gibi adamlara “Medeniyetler Çatışması” gibi kitaplar yazdırılır. ABD’de Huntington’u pek takan yok, ama Türkiye’de herkesin dilinde; basın-yayında hakkında bol bol yorumlar yapılıyor. Kitap zaten bunun için yazdırılmış olacak.

Huntington Kimin Nesi?

Şimdi, bu işlerin böyle olduğunu çoktandır biliyor, en azından kuvvetle tahmin ediyorduk ama, geçenlerde, Huntington’un kimin nesi olduğu hakkında ayrıntılı bilgilere rastladık; İsviçre’de çıkan ilginç bir derginin Ocak 2002 sayısında Nadia Weiss yazıyor; aktarıyorum:
“Huntington’un perde arkasına baktığımızda karşımıza ilk çıkan kim ola dersiniz? Zbigniew Brzezinski’nin ta kendisi. Z.B., ABD’nin dünya egemenliği kurması için ABD stratejisini hazırlamış olan kişi. Bu küresel egemenlik savaşı Avrasya’da yürütülecek. Onun için Amerika, Ukrayna, Türkiye, İran, ve Kafkas ülkelerini denetim altında tutmalı. Avrupa Birliği’nin de, NATO’nun da Doğu’ya doğru genişletilmesi işte bu stratejinin bir parçası.”
Nadia Weiss devam ediyor: “Huntington’u okurken insan Brzezinski’yi okur gibi oluyor; ikisi de aynı siyasî planı güdüyorlar: Dünyaya tek bir gücün hâkim olmasını, kendilerinin de bu gücün bir parçası olmalarını istiyorlar.

“Bu iki zat-ı şerif, sadece aynı doğrultuda ayrı ayrı yürümüyorlar; işlerini birlikte yapıyorlar.”
“1959’da tanıştılar; 1960-1962’de ‘Siyasal Güç: ABD/SSCB: Bir Karşılaştırma’ kitabını ortaklaşa yazdılar; bu konuda Kolombiya Evrenkenti’nde (üniversitesi), sonra çeşitli ülkelerde birlikte seminerler verdiler. Bşk. Jimmy Carter döneminde ikisi de ABD Ulusal Güvenlik Kurulu’nda idiler. Birçok kurulda birlikte ve önderlik mevkilerinde çalıştılar. İkisi de CFR (Council on Foreign Relations) ve TC (Trilateral Commissi (“Üçlü Kurul”) üyesiler. Bu iki kurul öyle zararsız, kendi hâlinde sivil örgütler değil, demokratik hiçbir yasal tabanı olmayan fakat dünyanın gidişatını tâyin eden özel kuruluşlar.

“CFR üyesi Carroll Quigley, ‘Trajedya ve Umut’ adlı kitabında, CFR’nin temel inancının ‘ulusal sınırların silinmesi; yerine bir dünya düzeni kurulması’ olduğunu yazıyor. Huntington ve Brzezinski de bu gaye peşindeler.”

“1921’de kurulduğundan beri CFR, ABD’nin özellikle dış siyaset ve savunmasında son derece etkili olmuştur. Her yönetimde, en azından Dış İşleri, Savunma, Hazine, ve Milli Güvenlik Bakanları CFR’dendir. Belli başlı basın-yayın kuruluşlarında da (NBC, ABC, CBS TV’leri, ‘The New York Times’, ve Vaşington Post gazeteleri) CFR üyeleri bulunmaktadır.”

“CFR, Üçlü Kurul (Tri. Comm.), ve Bilderbergciler, gerçek kararların alındığı gizli siyasî çevreler olarak belirlenmektedir. Şimdiki dönemde Madeleine Albright, David Rockefeller, ve George Bush CFR üyesi. En büyük ABD bankaları ve sanayi şirketlerinin de CFR’de temsilcileri var.”
“Üçlü Kurul, 1972’de, aralarında D. Rockefeller ve Z. Brzezinski’nin bulunduğu sekiz CFR üyesi tarafından kuruldu. Amaç, ABD, Avrupa, ve Japonya’nın egemen sınıflarını bir araya getirmekti. Dünya Ticaret Örgütü (WTO), NAFTA (Kuzey Amerika Gümrük Birliği), ve MAİ (Çok Yanlı yatırım Anlaşması) önderleri de Üçlü Kurul’da. Bu takım, dünyayı yönlendiren kararları, gizli celselerde, olağan demokratik siyâsî süreçlerin dışında alıyor. Bu etkinliklerde Huntington hep Z. Brzezinski’nin sağ kolu.”

“Üçlü Kurul’un gayesi, kamuoylarını ve devletlerin siyasal kararlarını o şekilde etkilemek ki, tüm dünyanın ulusları, hükümetleri, ve iktisatları, uluslar ötesi banka ve şirketlerin çıkarlarına hizmet edecek. Bu amaç için, halklar bağımlı kılınacak, karşıt sesler susturulacak, demokrasi, denetim ve gizli teşkilâtlar aracılığıyla rafa kaldırılacak. Nihâî amaç, tek dünya iktisâdı, tek dünya devleti, tek dünya parası, ve tek dünya dini. Hedefler arasında ABD’nin kendi siyasal hükümetinin de birkaç banka ve şirketin güdümüne alınması var.”

“Üçlü Kurul’un tasarıları, 1975’te Samuel Huntington’a yazdırdıkları ‘Demokrasinin Buhranı’ adlı kitapta belli oldu. Halkın, meclis, eyalet ve yerel hükümetlerde etkili olmağa başlamasından, demokrasi bilinci ve katılımının artmasından rahatsız oldular. Halkı tekrar tepkisiz, uyuşuk, kolay güdülür bir hâle getirmek istediler. İlginçtir ki, 11 Eylül’den sonra hem ABD, hem diğer çeşitli ülkelerde, olağanüstü durum bahanesiyle birçok özgürlük, demokratik hak kaldırılıyor.”

“Üçlü Kurul ve CFR, amaçları doğrultusunda, desteklediği vakıflara, eğitim ve araştırma kurumlarına bazı ‘çalışmalar’ ve yayınlar yaptırıyor. Bir yandan hayali düşmanlar yaratılıp dünya hâkimiyeti için harpler çıkarılırken, bir yandan da kitleler korkutulup ellerinden demokratik hakları ve özgürlükleri alınıyor. Birincisinin zeminini hazırlayan ‘Medeniyetler Çatışması’ kitabında da, ikincisine kamuoyu hazırlayan ‘Demokrasinin Buhranı’ kitabında da Samuel Huntington’un imzası var.”

Oktay Sinanoğlu

İNSANLIK İÇİN BİR BARIŞ VE ADALET BEYANNAMESİ

NSANLIK İÇİN BİR BARIŞ VE ADALET BEYANNAMESİ

İsviçre, Almanya gibi ülkelerden, küresel kıraliyetçilerin ettiklerinden tedirgin olan bazı aydın kişiler Mayıs 2002'de bir beyanname yayınlamışlar. Bu henüz bir taslak hâlinde. Batılı olsun, saldırıya uğramakta olan mazlûm ülkeler olsun, oraların vatandaşları ve halk kuruluşları tarafından incelenmesi, gerekirse ülkesine göre değişikler, ilâveler yapılması, kendi dillerine çevrilip ülkelerinde yayınlanması, imza toplanması isteniyor. Çeşitli Batı Avrupa ülkelerinden başka Slovakya'da, Çek Cumhuriyeti'nde, Lehistan'da (Polonya), Estonya ve Latviya'da bu şimdiden yapılmış. Beyannameden aktarıyorum:

1) Hiç bir devletin, başka bir devletin iç işlerine, anayasa ve hükümetlerine karışmasına izin verilmemelidir.

2) Aşağıdaki a, b, c, ç, ve d şıklarında belirtilenleri tel'in ediyoruz:

  • a) ABD ve Britanya'nın Afganistan ve Afgan sivil halkına karşı, uluslararası hukuku çiğneyerek ve vatandaşlarımızın arzusu hilâfına açtıkları savaş ve saldırıları;
  • b) Saldırgan hükümetlerin hukuk kuralları ve insanların eşit hakları ilkelerini rafa kaldırmalarını;
  • c) Barış ve insanlığı korumak amacıyla kurulmuş olan Birleşmiş Milletler gibi teşkilâtların sessiz kalmalarını;
  • ç) Tarafsızlık ilkesinin aksine, ve mutabakatımız olmadan "barış gücü" kuvvetlerinin saldırgan ABD emrinde kullanılmasını;
  • d) "küreselleşme" adı altında, ulus-devletlerin ulusal kaynaklarının, iktisâdiyatlarının birkaç uluslar-ötesi büyük şirket ve bankaya peşkeş çekilmesini.

3) Haksızlıklara uğramakta olan halkları, ulusları temin ederiz ki, bizler, hangi ülkeden olursak olalım,

  • a) Saldırganlar bizim adımıza hareket etmiyor.
  • b) Bizler, tüm insanların eşit haklar ve onurlarıyla yaşamaları gerektiğine inanıyoruz.
  • c) Ülkelerimizin tarafsızlık ilkesine uymasını talep ediyor, bize saldıran olursa kendimizi savunacağımızı, ancak hiçbir zaman başkalarına saldırmayacağımızı beyan ediyoruz. [ OS: Yâni Atatürk'ün 'Yurtta sulh, cihanda sulh' ilkesi!]
  • ç) Avrupa'da bir "tarafsız ülkeler bloğu" oluşturulmasını istiyoruz.
  • d) Saldırgan siyasetlere ve harekâta yol açan NATO gibi ittifakları reddediyoruz.
  • e) Hükümet ve meclislerimizin, saldırgan harplere katılmasına, bunu uluslarımızın, halkımızın irâdesi hilâfına yapmalarına karşı çıkıyoruz.

4) Onun için:

  • a) Her türlü savaş derhal durdurulmalı.
  • b) Birleşmiş Milletler aslî görevine, eşit ve bağımsız devletlerin bir kurultayı olmaya dönmeli.
  • c) Kızılay/Kızılhaç ve onların tarafsız insanî hizmetleri desteklenmeli.
  • ç) Dünya çapında "savaşa karşı vatandaşlar" birliği kurulmalı.
  • d) Ulusal iktisat ve servetlerin yağmalanması durdurulmalı. Gerçekten demokrasiyi uygulayan bağımsız yönetimler işbaşı edilmeli.
12 Haziran 2002
Oktay Sinanoğlu

RUHBİLİMSEL SAVAŞ

RUHBİLİMSEL SAVAŞ

En etkin savaşın ruhbilimsel savaş olduğunu hepimiz biliyoruz. Buna "ruhbilimsel" diyorum; Türkçe. "Pisikolojik savaş" demiyorum. [Tarzanca "pisi pisi" falân derseniz, kediler üstünüze atlar. Ayrıca "pisikiyatri" demeyelim; Türkçesi "ruhiyat". Bak ne güzel: İkisine de ayrı düzgün terim. İllâ da "pisi pisi"li Tarzan terimleri kullanmakta ısrar edenlerin üstüne yalnız kediler değil, ruhiyatçılar da atlar haa... "Dedesini İngiliz holiganı zannetmiş; müşteri çıktı" diye düşünerek.]

Evet, bazı ülkeler, ruhbilimsel savaş taktikleri kullanılarak içinden fethedilmiştir; tek kurşun sıkmadan. İlâveten, "kültür mühendisliği", "toplum mühendisliği" adlarını taktığım yöntemler de var. [Bunlar için Bkz. O.Sinanoğlu, "Bye-Bye Türkçe" ve "Hedef Türkiye" kitapları (OTOPSİ Yayınları, İstanbul, 2000-2002)].

Matematiksel biçime bile sokulabilecek bu yöntemler neden etkin? Çünkü insanların kafalarını, gönüllerini sömürgeleştirirsen, sonunda fabrikalarını, bankalarını, tarımını, en son da topraklarını alır götürürsün. İçerdeki özel işbirlikçiler sana yardımcı olur; geniş bir kesimin de karşı durmalarını sağlayacak melekeleri yıpratılmıştır; "gık" çıkarmayanlar çoğalır.

Bu yöntemler tarih boyu hep vardı; ama 20. yüzyılda iyice bilimselleştirildi. Birkaç ay önce bir dış ülkede duydum ki, orada bir "Özel Harekât ve Ruhbilimsel Savaş Evrenkenti" kurulmuş. Herkes için değil, o ülkenin bazı ordu mensupları için. Tabii evrenkent (üniversite) olunca, ("Tarzanca dershanesi"nden bahsetmiyorum; sâhici evrenkent), araştırma da ağır basar demektir. Demek ki, zaten yapılmakta olan araştırmalar daha da yoğunlaştırılıyor.

Ruhbilimsel savaşın en önemli iki aracı eğitim kurumları ve (ayarlı) basın-yayın; bunlara nüfuz edip kullanmak. Önemli oyunlardan biri de sözcük/kelime oyunları. Her sözcüğün, o dili kullananların tarihî ve kültürel birikimine bağlı bir çağrışım bulutu var. Bunu "Bye-Bye Türkçe" kitabında anlatmıştık. Hele öyle sözcükler vardır ki, o ülkedekilerde derin duygular uyandırır, onları harekete geçirir: "Vatan", "yurt", "millet" (ya da "ulus"), "Kuvayı milliye" gibi. Ruhbilimsel savaşta böyle sözcükler yıprandırılır, gözden düşürülür, hatta onlara sahte anlamlar yüklenir. Ülkülem (ideoloji) veya inanç ifâde eden kelimelere de bu özellikle yapılır. Türkiye'de son kırk yılda bu yöntem yoğun bir biçimde uygulanmıştır. Her ülkülemin içi boşaltılmış, onu temsil eden kuruluşlar sahtelenmiş, o ülkülemin hakikisini benimseyenler ezilmiş, maskeliler tepelerine oturtulmuştur. [Tabii bu yalnız Türkiye'de yapılmadı. Benzerleri son yetmiş yılda birçok Güney ve Orta ("Lâtin") Amerika ülkesinde görülmüştür].

Bahis konusu yöntemde yeni sözcükler, terimler, kavramlar da türetilir. Ve bunlar ayarlı basın-yayın yoluyla altı ay gibi kısa bir sürede halkın kafasına âdetâ dağlanmış gibi yerleştiriverilir. ABD, kendi halkı üzerinde de aynı oyunu sürekli sergiler. Tek sözcüğe şartlanmış "kamuoyu" sonra da başka ülkelere ihraç edilir. Bunun dünya çapında yoğun bir örneğini 1991'den itibâren gördük. Hâl-i hazırdaki Haçlı Seferi 11 Eylül 2001'de değil, önce ruhbilimsel savaşla 1991'de başlatıldı: "Kızıl tehlike" yerine "yeşil tehlike", "medeniyetler çatışması", "fundamentalist", ... . Aslında 1947'de türetilen "kızıl tehlike" de aynı cinsten bir kavramdı. Bu "tehlike"nin, ABD silâh sanayii harcamalarını kamuoyuna gerekli göstermek için (ayrıca diğer ülkeleri, içinden bölerek, veya ürküterek, ABD'nin, daha doğrusu "küresel kıraliyetçi"lerin boyunduruğuna sokmak için) en azından abartıldığını 1991'den sonra ABD yetkilileri ve CIA da itiraf ettiler.

Ruhbilimsel savaşla içinden fethedilmiş ülkelerde ilk yapılacak iş, ilk kurtuluş harekâtı, gönülleri, zihinleri sömürgeleştirilmiş halkın gönüllerini ve zihinlerini kurtarmaktır. Böyle bir kurtuluş savaşı da önce ruhbilimsel savaş silâhlarına karşı aynı cinsten silâhlarla savaşmayı gerektirir. İşte bu yeni kurtuluş savaşı Türkiye'de başlamış bulunuyor. Düşmanın savaşında ülkenin dilini yok etmek çok önemli bir yer tuttuğuna göre, dili yok etmenin başlıca yolunun da eğitim dilini Türkçe yerine Tarzanca yapmak olduğuna göre, bizim kurtuluş savaşımız da, çok yıllar önce, Türkçe eğitim ve bilim dilinin kurtarılması şeklinde başladı. Biliyorduk ki, Türkçe konusunda ülke çapında ulusal hassasiyet yeniden canlandırılırsa, Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığının, iktisâdının, ulus-devletinin, topraklarının korunması için şart olan ulusal hassasiyet de yeniden canlanır, ve giderek artar. Nitekim öyle de oldu. Şimdi, rehâvete kapılmamak şartıyla herkes sevinmelidir: Kurtuluş için gerekli bilinç ve Atatürk ruhu canlandı ve dalga dalga ve hızla ülkemizin her köşesinde gönüllerden gönüllere yayılmaktadır.

16 Mart 2002, Kocatepe-Ankara.
Oktay Sinanoğlu

YABANCI DİLLE EĞİTİM KURBANI ÖĞRENCİLERE ÖĞÜTLER

YABANCI DİLLE EĞİTİM KURBANI ÖĞRENCİLERE ÖĞÜTLER

Arkadaşım Bakkal Ali, birkaç yıl önce bir gün, üzülerek sıkılarak "Ah, sorma hocam, başka okul bulamadık, bizim Osman'ı Anadolu Lisesi'ne verdik." dedi. Halbuki kendisi, yabancı dille eğitimin ne mene bir saptırma; ihanet derecesine varan, ulusu câhil, düşünemez, bir de kimliksiz bırakma oyunu olduğunu iyi bilenlerdendi. Öyle ya, dünyanın, birkaç, iyice sömürgeleşmiş ülkesi hâriç hiçbir yerinde, kendi, çoğunluğun anadili olan resmî dilinden değil de bir yabancı dilden eğitim yapma diye bir düzen yok. Üstelik böyle bir "yabancı dil öğretme" yöntemi de yok. Niye mi? Elbette yok: İnsan aynı anda hem bir yabancı dili, hem de örneğin fiziği, kimyayı öğrenebilir mi? Sakın dış ülkelerde "Biz böyle öğretiyoruz" demeyin. Gülerler adama. Hem de zaten sıfırlatılmış ulusal itibârımız iyice beş paralık olur.

Anadolu Liselerindeki Azap

Birkaç ay sonra Osman'a rastladım. Osman, babası gibi çok zekîdir. Her şeye aklı erer. Ama baktım, üzgün, perişan. "Hayrola Osman" dedim. "Neyin var?"
Çocukcağız, "Anatolia (Roma İmparatorluğu'nun eski eyaletinin, sömürgesinin adı) Lisesi"nde derslerden çakıp duruyormuş. "Tarzan dilindeki derslerde ne hoca anlattığını anlıyor, ne biz bir şey anlıyoruz". "Fen konularına merakım vardı, şimdi tamamıyla soğudum. Nefret ediyorum." Okul olmuş bir azap. Üstelik çocuk kendisini, ulusal kimliğinden hızla arındırılmak için içine sokulduğu, bunaltıcı sıcak, arada üstüne özel kimyasal maddeler püskürtülen bir arıtma tesisine, "küresel kıraliyetçilerin" ülkeye hediyesi bir beyin yıkama hamamına girmiş gibi hissediyor.

Önce Türkçe Ders Kitabı

"Osman", dedim; "o işin kolayı var. Sen canını üzme. Şimdi git, okuduğun dersin muadili Türkçe bir ders kitabı bul (tabii bu artık kolay olmayabilir; artık sahaflara mı bakacaksın, ne yapacaksan. Çünkü, bir yandan Batı'nın küresel kıraliyetçileri etnikçi eğitim lâfları karıştırırken, Türkiye'de Türkçe ile eğitim nerdeyse kalmadı). Türkçesinden fizik mi, matematik mi iyice bir çalış. Gayet güzel ve derinine konuları anlayacaksın. Bol bol da alıştırma meseleleri çöz. Ancak böylece konu beynine mâl olur; yoksa ezberle bir iş olmaz. Ondan sonra, konuyu iyice bilince, yabancı terimlerini öğrenmen birkaç günlük bir uğraşıdır. Gider o ezbercilik, Tarzanca sınavlarını yapıverirsin, olur biter. Öbürlerinden farkın: onlar yalnızca birkaç kelime Tarzanca ezberlemişlerdir. Sen ise konular üzerine düşünebiliyor, sorgulayabiliyor, çözüm üretebiliyor olacaksın. Haydi bakalım."

Aradan bir yıl kadar geçti. Meğer Osman bizim sözleri ciddiye almış; dediğim tarzda çalışmış. Bir de baktık, Osman okul birincisi. Gençler, öğrenciler, kendi ülkesinde yabancılaştırılan, yabancı dayatmacıların, onların yerli maşalarının kurbanı küçük kardeşlerim: Size de aynısını öneririm.

Sessiz Direniş Hareketi Başlamalı

Tabii burada genel bir ilke var: Öyle veya böyle fethedilmiş, tepesine binilmiş bir ulus nasıl bir savaşıma yönelebilir? Kalelerine, ulusal kurumlarına, fabrikalarına, tersanelerine, limanlarına, topraklarına, ve de yabancı oyunlarına karşı bir ülkeyi koruması gereken "bağışıklık" dizgesine girilmiş bir ülkede sessiz ve akıllıca bir kurtuluş savaşına, onun için de önce bir direniş hareketine ihtiyaç vardır. Türkçe'nin yok edilmesi, halkımızın eğitimsiz, becerisiz ve düşünemez kılınması, ulusal kimlik ve egemenliğimizin elimizden alınması iç ve dış düşmanlarca dayatılıyorsa; ilk yapacağımız iş, her birimizin sessiz direniş hareketine başlaması, dolaylı yollardan Türkçe'mizi, ulusal kimlik ve kültürümüzü, dolayısıyla çocuklarımızın geleceğini koruma altına almamız olacaktır.

Öğrenim Ve Eğitimde Türkçe

Okullarda, evrenkentlerimizde (üniversitelerde) Türkçe ile eğitim ve bilim yasaklanıyorsa (adı henüz öyle olmasa bile, şimdiden fiilen öyle), her birimiz, öğrencimiz, velimiz, öğretim üyemiz sessiz direnişle el altından öğrenimini, öğretimini, Türkçe ile yapacak, yaptıracak. Öğretim üyeleri Türkçe ders kitapları yazacak, "sistem dışı" yayınlatacak, okutacak. Yabancı dil öğrenmek isteyenler; yazları, akşamları yabancı dil kurslarına gidin, yeteri kadar öğrenin. Unutmayalım, hepinizin mesleği tercümanlık, otellerde kabul memurluğu olacak değil ya. Ağırlığı, bir meslek, en azından geçer akça bir zanaat öğrenmeye verin. Herkes ciddi matematik (gerçek bilim dili bu; Tarzanca değil), bilgisayar yazılımcılığı öğrensin; üretici, yaratıcı, kendine güvenen onurlu gençler yetiştirelim. Uzun vâdede, tarihin derinliklerinden süregelen Avrasya Türk varlığının devamı ve hatta gittikçe güçlenerek yaşaması böylece teminat altına alınacaktır.

Oktay Sinanoğlu

ÖNCE BATININ İMLASINI DÜZELTELİM

ÖNCE BATININ İMLASINI DÜZELTELİM

"Yeni Dünya düzenci", "Küresel Kraliyetçi"lerin Türkiye'deki kuyrukları şimdi de Türkçe'nin güzelim imlâsını, yazısını bozmaya çalışıyorlar. Neden mi? Çünkü bunların derdi Türk olan her şeyi yok ederek, patronlarına ilelebet köle olacak, kimliksiz, onursuz, bağımsızlık duygularından yoksun bir insan kalabalığı yaratmaktır. Sadece son iki yılda Türkiye Cumhuriyeti'nin, Atatürk'ün esas ilkelerinin temellerine yöneltilen tasallûtları tek tek sıralamağa kalksak bu yazının boyutunu çoktan aşar.

Türkçe'nin yok edilmesi için yabancı dille eğitimin ana okullarına kadar indirilmesi, Türkçe ile eğitim veren evrenkent (üniversite) sayısının gitgide azaltılması, Türkçe ile bilimsel araştırma ve yayın yapılmasının YÖK'çe âdetâ yasaklanması, ortaöğretimde Türk edebiyatı derslerinin nerdeyse kaldırılması, ve şimdi de Türk yazı ve imlâsına topyekûn saldırı....

Önce bir örütbağ (internet) şirketi ile bir cep tel şirketi başladı. İlânlarını yarı İngilizce sözcüklerle verdikleri yetmiyormuş gibi bir de Türkçeleri İngilizce imlâsıyla yazar oldular: ç yerine ch, ş yerine sh , x'ler, q' ve w'lar... Derken, aşağılık duygusu içinde kıvrandırılan, herhalde Anatolia Liselerinde okuduklarından, başka bir işe yaramayacak Tarzan İngilizcelerini teşhir edip itibar göreceklerini zanneden zavallılar dükkânlarının üstüne "pasha", "dönerchi",... yazdılar. Sonra Bilgi Evrenkenti(üniversitesi)'nden Haluk Şahin devreye girdi. Efendim, Türk alfabesine q,x, w ilâve edilmeliymiş. Herhalde bütün bunlar resmî dilimizin İngilizce yapılmasına birer hazırlık.
"Milli" Eğitim Bakanlığı da boş durur mu? Meğer, daha 1997'de hazırlattıkları, ilkokul öğretmenleri rehber kitabında, çocuklara Türk alfabesi öğretilirken q, x, w'nin de harflerimiz arasında öğretileceği yazılıymış Şimdi sorarım size: Birbiriyle ilgisi görünüşte olmayan böyle değişik kanallardan aynı saldırıların olması tesadüf olabilir mi? İhtimaller hesabına sığmayacak bir durum. Öyleyse? Haa, demek ki göze görünmeyen alınmış bir temel karar, ve onu uygulamakla görevli, bir yerde eşgüdümleri sağlanan birileri var. O "yer"in ne olduğunu siz tahmin edin.

Ey, İngiliz Muhipleri Cemiyeti'nin güncelleştirilmiş uzantıları! Siz onu bırakın da önce şu Batı'nın bozuk imlâsını düzeltelim. Bir dil için en uygun yazının nasıl olması gerektiği hakkında birkaç matematiksel ölçüt koyabiliriz:
1) Her ses için bir harf, her harfe tekabül eden tek ses olmalı ("bire bir"lik ilkesi).
2) Bir dilin tüm şive ve hattâ lehçeleri için bir standart seçilip yazı ona göre belirlenmeli. Şivelerden gelen ufak tefek ses ayrıntıları standart yazıya girmemeli.

Bu kurallara göre yazının dil için en tutumlu (iktisâdî) olması da sağlanmış olur. Demeli, bir ses için iki, üç harf gereksiz kılınmalı. Seslendirilmeyen harfler yazıda olmamalı. [Burada yalnızca Latin harflerini esas alan yazılardan bahsedeceğiz. Çince, Japonca, Korece gibi resim-öge- yazı kullananlar, ayrıca Kiril, Arap, Fars, Osmanlı-Türk, İbrani, Sanskrit, vb. yazıları konumuzun dışında].

Şimdi bu ilkelere göre Türkçe'ye, bir de Batı dillerine hele bir bakalım:
Atatürk'ün önderliğinde konmuş olan alfabe ve imlâ/yazımız Türk dilleri için tam bir mükemmellik gösteriyor: Bire bir, ne fazlası, ne eksiği var ( bunu derken, â, û, î'deki inceltme /uzatma simgesini de katıyoruz. Bu (^) şapkaların son yıllarda bazılarınca düşürülmesi de Türkçeyi önce küçük düşürmek, sonra da yok etmek gayeleri yolunda atılan bir adım).

Türk yazısı bilgisayar için de en uygun yazı (bunu yıllardır diyorduk; şimdi yabancı bilim adamları da söylemeğe başladı). Elbette bilgisayar için yazı iktisâdî olmalı; kim lüzumsuz harfler için fazladan tuşlamak ister? Ayrıca, bilgisayarın, tuşlar yerine sesli komutlarla çalışması, yazıları seslendirmesi gibi gelişmeler Batı dilleri ve yazılarında çok zorluklar çıkardığı hâlde, Türkçe'de çok daha kolay gerçekleşecek. Bizim yetenekli bilgisayar mühendisi gençlerimiz bu konularda çalışmalı, geliştirecekleri bilgisayar yazılım ve donanımlarını da tüm Avrasya Türk ülkelerine yaymalı, pazarlamalı. Hep Batılının öncülüğünü bekleyecek değiliz ya.

Gelelim şu çok şeyi bozuk Batı'nın bozuk yazı ve imlâlarına "ş" harfi Almanca'da "sch" ile, İngilizce'de "sh" ile gösteriliyor. "f" yerine bazan "ph". Onun gibi bizim "ç" çoğunda "ch". Gereksiz, fazlalık harfler zengini Batı. Ayrıca İngilizce ve imlâsı tam bir felâket. "i" bâzen "ay" , bâzen "i" okunuyor. Genellikle hangi harfin ne okunacağı belli değil. Böyle bir imlâ çocuklara nasıl öğretilir? Her yazılı sözcüğü ayrı ayrı ezberleterek. Onun için de çoğu Amerikalı en basit sözcüklerin bile nasıl yazılacağını bilemez. Tam bir keşmekeş. Kendi anketlerine göre ABD ortaöğretiminden geçenlerin %65'i dosdoğru okuma yazma bilmiyor ( ne güzel değil mi? Böylesine cahil halk, orada da ayarlı olan basın-yayının her dediğini yutar). Halbuki Türk yazısı ile, harflerden heceleri, hecelerden sözcükleri okumak, her yazılanı doğru okumak, her söyleneni aynen ve doğru yazmak birkaç haftada öğretilebiliyordu (askerde bile). Şimdi ne oldu? Amerikan danışmanların telkini (belki de dayatması) ile olacak, bu düzenden vazgeçilip, sözcükleri birer resim gibi görsel ezberletme yöntemi gelmiş..[Bazı hastalıklar vardır ki, hasta bunu başkalarına da bulaştırma ihtiyacı hisseder. Amerika'nın bir derdi de bu herhalde].

G. Bernard Shaw, "Pygmalion" temsilinin önsözünde İngilizce imlâsının rezilliğinden yakınır durur. O yıllarda İngiltere'de İngiliz imlâsını düzeltmek için de bir hareket vardı. Beceremediler. Anlaşılan iş, bizim Anglo-Sakson Muhiplerine düşecek. Ne olur; bizim dünyaya örnek olacak ülken imlâ ve yazımızı bozmaktan vazgeçin de, şu yılıştığınız İngiliz/Amerikan efendilerinize bir iyilik edin: Önce onların imlâsını düzeltiverin!

Oktay Sinanoğlu