28 Ekim 2007 Pazar

BİLİM VE TEKNİKLE KALKINMA SEFERBERLİĞİ İÇİN

BİLİM VE TEKNİKLE KALKINMA SEFERBERLİĞİ İÇİN

Önce evrenkentler düzelecek (Bkz. Medrese, Dâr-ül Fünun, Üniversite, Evrenkent); öyle ya hâl-i hazırdaki evrenkent, daha doğrusu “çömez yetiştirme kurumu (ÇÖYEK) ve Tarzanca dershanesi (TARDER)” düzeniyle ne dosdoğru bir yüksek öğretim, ne de göstermelikten öte gerçek araştırma oluyor. Halbuki, ülkenin iktisâdî kalkınması, halkın refahı, insanların özgüvenini kazanması, Batı’nın sâdece bilinçsiz bir pazar yeri olmaktan çıkmamız, hepsi hepsi kendi bilim ve tekniğimizi geliştirmemize bağlı.

Ülkemizde gittikçe artan işsizlik sorunu var. Bu kendi beceriksizliğimizden olmadı. Yetişmiş değerli bir beyin gücümüz aslında var. Ama, gerçekler, hele vatanseverse, böyle ülkelerde bir kenara itilir, sahteler, “muhip” ve işbirlikçi oldukları için kilit noktalara konup, ulusal gelişmeleri önlemek için tıkaç vazifesi görürler. İlk yapılacak iş bu melânet kıskacını kırmak.

İşsizliğin bir boyutu da diplomalı işsizlik. Her yıl evrenkente giriş sınavlarını alıp da kazanamayan, dolayısıyla tehlikeli bir mânevi çöküntüye uğrayan bir milyondan fazla genç olduğu gibi, bir evrenkente girebilen elli bin-yüz bin öğrenci de dosdoğru bir eğitim alamayacağını görünce hayal kırıklığına uğruyor, sonra da zâten iş bulamıyor. Hep sömürgelerde olmuştur: Evrenkent mezunu, hattâ doktoralı taksi sürücülerine rastlarsınız. Bu, göstergelerden biridir.

Halkın sefalete düşmesine yol açan, millî direniş gücünü de kıran genel işsizliğin yanı sıra, “diplomalı işsizlik” de çok önemli. Çünkü bu, bir iki nesil sonra bir ülkenin tamamıyla yabancılar tarafından ve her düzeyde idâre edileceği mânâsına gelir; onun başlangıcıdır.

Ayrıca, iktisâdî hamlelerin bilim/teknikteki gelişmelerle mümkün olduğunu daha önce yazmıştık (Bkz. O. Sinanoğlu, “Hedef Türkiye” kitabı, Otopsi Yayınları, 12. Baskı, Ekim 2002). Hattâ iktisâdî gelişmenin temel sacayağı diye bilinen anamal (kapital), işgücü ve toprak üçlüsünden öte, bilim/teknik direğinin önemini keşfedip ispat eden iktisatçı, yıllar sonra buluşunun önemi anlaşılınca iktisat Nobel ödülünü almıştı. Bu dördüncü unsur her ülke için geçerli.

Çâre, bir taşla iki kuş. Hem diplomalı, doktoralı, yâni meslek işsizliğine son vereceğiz, hem de bir bilim/teknikle kalkınma seferberliği yapacağız. Bu suretle, yakın gelecekte ülkenin her türlü idâresi ulusallaşacak; ondan bundan, düşmanlardan medet uman teslimiyetçi zihniyet yerine, düşünen, sorgulayan, çözüm üretenler, araştırıcı ruhta vatanseverler işbaşı yapacak. Bilim/teknikle gerçek kalkınma, ulusal sanayi, ulaştırma, tarım siyasetimizi belirleyecek, genel iktisâdî gelişme, halkın refaha kavuşması, savunma dâhil ülkenin bağımsızlığı onu tâkip edecek. Merak etmeyin: Kafalar, gönüller bir düzeldi mi, gerisi sanılacağından daha çabuk gelir.

Nasıl Yapmalı? İki Kuşu Birden İndirecek Taş Ne Olmalı?

Evrenkentler düzeltilip, TÜBİTAK, TÜBA, YÖK gibi kuruluşlar da yeniden yapılandırıldıktan sonra (çabucak olabilir), Türkiye’nin her yerindeki (yalnız İstanbul, Ankara değil) evrenkentlerde yarı bağımsız araştırma merkezleri kurulacak. Her birinin, ülkenin yeni genel hedeflerine bağlı araştırma konu ve görevleri olacak. Devletin her yıl ve merkezin gidişâtına bağlı olarak yenileyeceği mâlî desteklerle, zihnî emek yoğun, fazla fizikî yatırım gerektirmeyen dallarda araştırma takımları kurulacak. Örneğin, tarımın, hayvancılığın canlandırılacağı yörelerdeki merkezler moleküler biyoloji ile tohumculuğun, hayvan nesillerinin geliştirilmesine yönelik araştırmalara ağırlık verecek. Yeni sanayi dallarında üretim yapacak bölgelerde gereken fizik, kimya, bilgisayar (yazılım ve donanım), mühendislik araştırma ve geliştirme merkezleri olacak. Bu merkezlerde yüzlerce doktoralı, mastırlı gençlere toplu iş sahaları açılacak. Evrenkent mezunu, lisans düzeyindeki gençler de bilim/teknikte destek görevlerine alınacak. Bu gençlerden üstün başarı gösterenlerin, yanı başındaki evrenkentte kısmî zamanlı olarak mastırını, doktorasını da bir taraftan yapmaları mümkün olacak. Merkezlerde uzman yabancı dil tercümanları bulundurulacağı gibi, isteyen kendi zamanında, iş saatleri dışında yabancı dil kurslarına da gidebilecek. Birkaç evrenkent ve merkeze hizmet veren, bilgisayar ortamları ağırlıklı bilim/teknik kütüphaneleri kurulacak. Birçok ülkedeki bilim/teknik gelişmeler de tâkip edilecek. Ama esasta merkez kendi özgün araştırmaları ile iştigal edecek. Merkezlerin özel ve kamu iktisâdî kuruluşlarıyla sıkı temasları ve işbirliği olacak. Bilim/teknik dili Türkçe olacak elbette (her ülkede kendi dilinde olduğu gibi). Merkezlere alınacakların bilim/teknik ve yaratıcılık, düşünebilme, üretebilme yeteneklerine bakılacak; her biri, terim türetme kuralları dâhil Türkçe’nin her türlüsünden sınava girecek. Yabancı dil engebe olmaktan çıkarılacak; tâlî olacak. 1973’te yazdığımız gibi “yabancı dil amaç değil, araçtır”.

Türk Dünyası’nda üstün düzeyde yetişmiş Tatar, Azerî, Kazak, Kırgız, Özbek Türklerinden değerli bilim/teknik adamları var. Bu birikimi çoktan değerlendirmeliydik; geç de olsa değerlendireceğiz.

Başarıya ulaşacağız. Ulaşmamamız için hiçbir neden yok; tek engel, kafası, gönlü, milli ruhu bozulmuş içimizdekiler. Onlar da sonunda hanyayı, konyayı anlayacaklar inşallah.

2 Ocak 2003; “Bilim yuvasından”
Oktay Sinanoğlu

BODRUM"DAKİ...

BODRUM"DAKİ...

Bodrum'da yurtsever/vatansever işadamları, bağımsız bir "işadamları derneği" kurmuşlar; ne TÜSİAD'la, ne MÜSİAD'la ilişkili. Eksik olmasınlar, halka bir konuşma yapmam için davet etmişlerdi; nihayet geçen hafta gidebildim. Orada evrenkent yok; halk genellikle gezim (turizm) işinden geçimini sağlıyor. Son yıllarda büyük kentlerden de aydınlar gelip Bodrum ya da çevresindeki köylere yerleşmişler.

Toplantı, Bodrum Belediyesi'nin kültür merkezinde büyük ve coşkulu bir dinleyici kitlesinin katılımı ile gerçekleşti. Gece ve ertesi gün de çeşitli sohbet toplantıları. İlk gün Milâs/Bodrum yerel TV'sinde bir iki saatlik canlı yayın, sonra iki radyo FM kanalında kayıt. Bodrumlular ve çevre halkı ile kaynaştık. Ne büyük mutluluk. Gördüm ki, Bodrum ve civarında da "Büyük Uyanış" başlamış.

Bodrum'u 1980'li yıllar ortalarında birkaç kez yelkenle denizlere açılmak, sahillerimizi, sonra da İstanköy gibi burnumuzun dibindeki adaları ziyaret için üs olması itibâriyle ziyaret etmiştim. O sıralar Marmaris'in güzelim koylarında da demirlemiştim. Ama yakınlarda Marmaris'ten geçtiğimde, doğanın da, Türk kimliğinin de on beş yılda nasıl perişan edilmiş olduğunu görüp hayıflandım doğrusu. Bodrum da öyle olmuştur diye endişeli vardım Bodrum'a. Ama çok şükür, Bodrum hayli büyüdüğü hâlde düzenli gelişmiş. Sevindim. Yerlisinin de, sonradan gelip yerleşenlerin de bilinçli olmasının payı önemli, yüksek binalara izin verilmemiş olmasının da. Antalya, Mersin, Göreme, Kuşadası gibi gezim bölgeleri, hayli geç kalınmış da olsa, örnek almalı.

Bodrum gezim (turizm) bölgesi olduğu için konuşmamda Batı'nın Türkiye üzerindeki ikinci uzun vâdeli derin oyunu (birincisi yabancı dille eğitim) olan gezim adına oynananlara ağırlık verdim.
Havaalanından kente gelirken yol kenarı reklâm levhalarına bakan yabancı, Türkiye'ye geldiğini anlamakta güçlük çekiyor. Bir de Türkçe'nin imlâsını bozma faaliyetleri var ya... Bir levhada "Ashk Clup" yazıyor. Güler misin, ağlar mısın? Şu onursuzluğa, bir de ahmaklığa bak: Behey gafil (belki de kasıtlı hain)! "ş"yi "sh" yazdın diye yabancı "aşk"ın ne olduğunu mu anlayacak? Hangi marazî kafa böyle bir şey yazabiliyor? Ey Bodrum'un vatansever ahalisi, böyle kepazelikleri artık görmezlikten gelmeyiniz. "Büyük Uyanış"a katılmış olduğunuza göre, derneklerinizle, belediyenizle böylelerini tespit edip toplu hâlde ikâz edin. Yoksa bu gibileri Bodrum'un genelini küçük düşürüyor. Düzinelerle ilçe, il belediyeleri yurdun her tarafında dükkân, işyeri adlarının Türkçe olması için seferber oldular. İlk başlayan da Karaman idi. Bu suretle Karamanlılar, Türkçe savunucusu Karamanoğlu Mehmet Bey'e lâyık torunlar olduklarını ispatladılar. Yıllar öncesinden (Bkz. O.S. kitabı "Bye-Bye Türkçe" Otopsi Yayınları, 6. Baskı, Nisan 2002, İstanbul) belediyelere şu öneride bulunmuştuk: En güzel Türkçe ad koyan esnafı yarışmayla belirleyip törenle ödül verilsin. Bunu belediye yapmamakta direniyorsa (oylarınıza da dikkat!), dernekler de yapabilir. Güzellikten anlamayan, yaptığı hâtâyı, uyarıldıktan sonra idrak etmek istemeyen, Türkçe düşmanıdır. Bu en önemli ayraç, belirteç: Türkçe düşmanı olan aslında Türk Ulusu'nun ve Türk yurdunun düşmanıdır. Kimsenin şüphesi olmasın.
Bodrum'un ortasında bir kuyumcular sokağı var; kısa, güzel bir sokak. Oradan geçerken, iki yanında altınlar ışıl ışıl ışıldıyor. Fakat baktım: Dükkân adları "Ahmet's Jewellery" gibi. Allah Allah diyorsun, yabancı gezmen o kadar ahmak mı ki, oranın kuyumcu olduğunu anlamayacak? Üstelik, gelenlerin çoğu Fransız, Alman, İtalyan, İspanyol. Onlar da, fark etmişsinizdir, o dili biraz bilseler bile (birçoğu da bilmez) kendileriyle İngilizce konuşmaya kalkana kızarlar. Memnun olmalarını istiyorsan, çat pat da olsa onların dilinden konuşacaksın. Bak o zaman nasıl yüzleri gülecek, seninle yakınlık kuracaklar.

Böyle şeyleri Bodrum'da konuşmuştuk. Artık ayrılacağım sıra, geçerken bir de baktım, öyle bir dükkânın önüne merdiven dayanmış, "Jewellery" yazısı sökülüyor, yerine "kuyumcu" harfleri takılıyor. İşte Bodrumlulara bu yakışır. Sağolun. Türkçesever, yurtsever esnaf görecek ki, iş yerlerinizde onur ve Türk kimliği belirtileriniz arttıkça yabancılar da size itibar edecek, alış-verişiniz, geliriniz de artacaktır. Gezmen (turist), değişik bir kültürü, yaşam tarzını tadabileceği, haysiyetli insanların yaşadığı bir ülkeye gitmek ister. Bodrum'daki bilincin, uyanışın Türkiye'nin her yöresine dalga dalga yayılacağından eminim.

11 Nisan 2002, Kocatepe, Ankara
Oktay Sinanoğlu

DEVLETTEKİ YENİ BÂB-I ÂLİ

DEVLETTEKİ YENİ BÂB-I ÂLİ

Karşılayanlarla birlikte merdivenlerden çıktık. Soğuk neva bir bina ama içeride her yer gül rengi mermerlerle kaplı. Devletin önemli bir kurumu (hangisi değil ki?). Üst düzey görevlileri (derneği) bizi bir konuşma yapmak üzere davet etmişler. Başlık: “Avrupa Birliği, Küreselleşme ve Türkiye’nin geleceği”. Biz de içimizden diyoruz ki: “İyi, iyi. Uyanış tüm kesimlere yayıldı”. Dediğimiz, yazdığımız ulusal konulara merak sardılar zannediyoruz.

“Gözden Ciğer Muayenesi”

Konuşma başladı. Konuşurken gözlere bakıyorum. Benim “gözden ciğer muayenesi” kendiliğinden devreye giriyor. Türkiye’nin her tarafında her kesimden halka, kalabalıklara konuşma yaparken, “ciğer indeksi” başlangıçta nasıl görünürse görünsün, bir süre sonra gözler parlamaya başlar. Uzaktan aramızda iletişim kurulur. Sonunda kaynaşırız. Yıllardır bu böyle.
Konuşma ilerledikçe bazı gözler parlamaya başladı. Ama hayret, sahte Avrupa Birliği, sahte küreselleşme kılıfları altında Türkiye’nin başına örülmekte olan çorapları biz anlattıkça, haylisi oturdukları yerde kaykılmaya, gözleri donuklaşmaya başladı. Halktan, sahteleşmemiş aydınlardan farklı bir ortam; onlar coşar. Konuşmayı, mümkün olduğu kadar kibarca, kısa kesip kürsüden indim.
Önce ve sonra bazıları ile çay içip sohbet ediyorduk. Biri, “Ben Mişigan’da bir yıl bulunurken…” diye başlayıp benimle Amerika hasretini gidermeğe çalışıyor. Bir diğeri: “Ben İngiltere’de iken …”. Türkiye’nin, dünyanın sorunlarına söz bir türlü gelemiyor. Gelir gibi olursa, biri “Ama dünya küreselleşti …” diye başlayıp kesip atıyor. Allah Allah, bu kafadaki insanlar, IMF’ye, AB’ye toz kondurmayanlar, nasıl olmuş, beni davet etmişler diye merak ettim. Kabul etmeden önce hep sorarız ama bu sefer sormamışız. Meğer, çalışanların “ufukları açılsın” diye böyle konuşmalar düzenlerlermiş; benden önce çağırdıkları arasında “Ertuğrul Özkök, Taha Akyol, Kemal Derviş, İsmail Cem,…” varmış. (Ufukları iyice açılmıştır).
Eksik olmasınlar; beni de, kitaplarımızı okumadan çağırmışlar. Kendilerine teşekkür ederiz.

1946’da İkili Anlaşmalarla Olanlar Oldu...

Tabii konu sadece bir kuruluş değil. Devletin bu kurumlarına eskiden “Bâb-ı âli” denirdi; yâni “Büyük Kapı”. “Devlet kapısı” gibi tâbirlerle halk arasında o kavramın izleri hâlâ yaşıyor.
Peki o Bâb-ı âli’ye ne oldu? 1946’da olan oldu. ABD ile 1946’da yapılan ikili anlaşmaların içeriğinden yıllarca kimsenin haberi olmadı. 1973’te Rahmetli Haydar Tunçkanat ikili anlaşmalar hakkında bir kitap yayınlamış, ama kitap ortalıkta görünmüyordu. (Kitap yakınlarda yeniden basılmış sanırım). İki yıl evvel, birlikte katıldığımız bir açık oturumda Sayın Metin Aydoğan, millî eğitimin de, ikili anlaşmalardan biriyle nasıl teslim edildiğini anlatmıştı (kitaplarına da koymuş; Otopsi yayınlarından). ABD Büyükelçisi başkanlığında (oyu çift sayılıyor; dolayısıyla hep ABD’nin dediği oluyor) 8 kişilik bir kurul, ABD’ye Türkiye’den kimlerin gönderilip getirileceğine karar verirmiş. Milli Eğitim’de sonradan yetkili olan pek çok kişi o tezgâhtan geçti. Hiç unutmam, 1974-75’te, sendikalara bülbül gibi şakımaya benzer bir tarzda nutuk atan, halkın “gominist” dediği bir M.E. bakanının yanında sarmaş dolaş bir Amerikan görevlisi olurdu. ABD “telkinli”, İngilizce ile eğitim yapan yeni “Türk” evrenkentlerinin kurulmasından pek memnundu. Eğitimci olarak yetiştirilen o zat ta bir yıl ABD’de bulunmuş; hâlâ (yirmi yıl sonra) 1950’lerin Amerikası havasından kurtulamayıp o dönemin kravat modasını bile devam ettirirdi.

İngiltere’de Perdahlama...

Birkaç yıl önce kaymakamların birer yıl İngiltere’ye gönderildiklerini, birer yıl İngilizce kursuna tâbi tutulduklarını duyduk. İşte birkaç hafta önce gördük ki, “Bâb-ı âli”nin sâir yüksek memurîni de aynı perdahlamadan geçiriliyor. Amerika veya İngiltere; peki, niye birkaç ay Japonya, Fransa, veya Çin değil? Niye, dünyanın, Batı’nın hâlâ inceleyip örnek almağa çalıştığı ünlü Osmanlı Türk devlet idârî düzeni öğretilmiyor. İdarecilerin ufku genişleyecekse dünyadaki, ve geçmişteki çeşitli düzenleri araştırıp tarihimize, kültürümüze, toplumumuza özgü bir düzen tasarlamaları gerekmez mi? Yoksa amaç, sâdece yüzeysel bir “Amerikanofil”cilik, bir Anglo-Sakson muhipçiliği mi yaratmak (ya da olanını tahkim etmek)?

ABD’den “Tohum Parası”

Çeşitli kurumlarda (istisnâî vatanseverleri tenzih ederiz) bu yönlendirme havasını gördük. İlk başlarda gönderip getirmelerin az bir masrafını ABD “yardım” fonundan karşıladı. [Bir işi başlatmak için harcanan ilk ufak paralara ABD’de “tohum parası” (“seed money”) denir. “Kaz gelecek yerden tavuğu esirgeme” misâli.] Ama sonradan masraflar Türk Milleti’nin sırtından çıkmıştır. (Bir hesaplayın: Birkaç milyar dolar eder). Bize faydası mı var, zararı mı?
Yoksa bizim Bâb-ı âli , yâni “Büyük Kapı” yerine “Big Door” mu geçirilmek istendi, isteniyor?

8 Ekim 2002; Arka “Kapı”dan.
Oktay Sinanoğlu

DEVLET, MİLLET, AYDINLA HALK...

DEVLET, MİLLET, AYDINLA HALK...
Bir yaz akşamı İstanbul’un aşağıya çökmüş kahverengi kirli havasından bunalmıştım. Şöyle bir yerlere gidip hava alayım dedim. Türkiş (“Turkish” (!))Anka Yolları’ndan bir zümrüd-ü anka kuşuna bindim. Yükseldik; az gittik, uz gittik; 60 yıldır TC tarihinde olduğu gibi, bir arpa boyu yol gittik. Aşağılarda, ekilmemiş tarlalar, hayvansız çorak otlaklar, sulak, verimli ovalara yapılıp sonra terkedilmiş fabrika binaları fark edilebiliyordu. Sonra dağlar, önümüzde üstlerindeki bulutlar belirdi. Yunus Emre’nin şiirini, -“Karlı dağların üstünde salkım salkım olan bulut; saçın çözüp benim için yaşın yaşın ağlar mısın?”-, mırıldanmaya başladım. Yükselip bulutların üstüne çıktık. Tepede ay parlıyor, alttaki bulutları aydınlatıyor.

Acıktım, susadım. Zümrüd-ü anka kuşu, ben “gak” dedikçe bana hamburger, “guk” dedikçe kola verdi. Hayli gitmişiz; ara sıra biraz kestirmişim. Bulutlar bitmiş, aşağılar karanlıklardan ibâret kalmıştı. Tek tük ışıklar belirdi. Kuş, bir kentin ortasındaki düzlüğe indi. Kanadını eğip inmeme yardımcı oldu. “Bekle” dedim, “Biraz bakınayım.”Önüme çıkan memurların bıyık biçimlerinden yabancı bir ülkeye gelmiş olduğumu anladım. ( Bizdeki bıyık elkitabındaki, bildiğimiz bıyık türlerinden farklı bir bıyık türüne rastlamıştım).

Kentte, mutâdım üzere şöyle bir dolaştım; insanlara dikkat ettim, esnafla sohbet ettim; bir evrenkentin bahçesinden geçtim; öğrencilerin davranışlarını izledim. Ülkenin yoksullaştığı, ancak insanların birden başlarına gelivermiş yoksulluğa henüz alışamadıkları belliydi. Ancak, hepsinden önemlisi bir durumu idrak etmem çok sürmedi; konuştuklarım da bunu teyit etti:
Bu ülkede devletle millet âdetâ birbirine düşmandı. Örneğin, devlet, milletin tarihini, köklü ulusal edebiyatını öğrenmesini, binlerce yıllık, çoğunluğunun ana dili, resmi diliyle eğitim görmesini, evrenkentlerinde ciddi araştırmalar yapılmasını, milli sanayi ve “teknikbiliğ”in (teknolojinin) geliştirilmesini, halkın büyük çoğunluğunun dini olan dinde rahatça ibadet edebilmesini, güzel Asya geleneklerini de değerlendirerek yaşamasını âdeta yasaklamıştı. Yerine, devlet, yabancı misyonerlerle, melânet karıştırıp duran yabancı “vakıf”larla işbirliği içindeydi. Sanki devlet, ve hükümetleri, kendi milletinin düşmanıydı. Dolayısıyla, milletin çoğunluğu da yöneticilerine, meclis üyelerine, çeşitli fırkalarının başındakilere kuşkuyla bakıyor, hattâ zaman zaman devletine karşı içten içe husumet duyguları besliyordu. Devlet sanki kendi ulusu için değil, yabancılar için çalışır izlenimi vermekteydi.
Çarşıda, pazarda, kalabalık caddelerde gezinirken bir şeye daha şaştım: Burada sanki iki ayrı toplum kesimi yan yana, iç içe yaşıyordu; ama, aralarında âdetâ birer kişilik tel örgüler vardı. Birinci, ve sayısı az kesim “aydınlar”diye adlandırılıyorlardı. Bunlar, sokakta, diğer halka bakışlarından, kibirli yürüyüşlerinden, ellerinde tuttukları yabancı isimli parlak dergilerden, birbirinden ayrılırken “Hadi bay-bay”deyişlerinden anlaşılıyordu. Bu kesime, halkın çoğunluğu diğer kesim “çandaş”adını takmıştı. Nedenini sorup anladık: Sömürgeci yabancı ülkenin yetiştirdiği sahte aydınlar, ulusunun her değerini, örfünü, geçmişini olduğu gibi, dinini de hor görüyor, ama Hıristiyan misyoner faaliyetlerini hayranlıkla izliyor (veya birtakım ucu dışarıda, yabancı isimli dernekleriyle destek oluyor), devletinin, Hıristiyanı hiç olmayan beldelere yaptırdığı kiliselerin çan sesleriyle sabahları uyanmağa bayılıyordu.

İşte böyle gözlem ve mülahazalarla kentte bir gün geçirdikten sonra, kuş alanına döndüm. Her yerde olduğu gibi bu halkı da sevmiş, onların dertlerini, sıkıntılarını içimde hissetmiştim. Alanda, bizim zümrüd-ü anka kuşunu iri darı taneleriyle beslemişler, tüylerini parlatmasına yardımcı olmuşlar; dinlenmiş. Geldim üstüne çıktım; yumuşak tüylerin arasına kuruldum. “Dönelim artık” dedim. Kaf Dağı’nın üstünden şöyle bir uçup uzun yola koyulduk.
Yolda düşündüm: O munis halkın, gittikçe perişanlaşan âsûde ülkesinin niye o hâle geldiğinin ana nedeni âşikârdı: Devlet, milletine yabancı ve hasmâne davrandıkça, halk da devletine olan geleneksel güvenini yitiriyor, yabancı ülkelerce halkın ve eğilimlerinin dışarıdan yönlendirilmesi son derece kolaylaşıyordu. O hâlde artık, devletle millet bütünleşmeliydi. Devlet, milletin tarihine, diline, geleneklerine, inanç ve hissiyatına saygı duymalı, millet ise devletin kendi devleti olduğunu görerek ona güven ve bağlılık hissetmeliydi.

Aydınlar ve halk arasındaki ikilik için de aynı şey söz konusuydu. Sahte aydınların yerini, diline, tarihine, ülkenin bağımsızlığına tutkulu, şanlı atalarına küfür edip durmak yerine, atalarıyla, milletiyle öğünen, öğünmekle yetinmeyip onlara ve halkına lâyık olmaya çalışan gerçek aydınlar almalıydı (Böyle aydınları çoğalmalıydı). Kezâ halk, aydınlarının gerçekten bilgili, kültürlü, özverili, milletine, ülkesine âşık, onlar için uğraşan gönül ehli kişiler olduklarını görerek onlara güvenmeli, onlara saygı duymalıydı. Demeli, aydınlar ve halk da bütünleşmeliydi.
Eminim o zaman, o ülke, o millet, refahına, itibârına, bağımsızlığına, yüksek gelişme düzeyine kavuşacaktı.
14 Kasım 2002; “Kaf Dağı”ndan.
Oktay Sinanoğlu

SİYASETİ GEÇİM KAYNAĞI OLMAKTAN ÇIKARMAK İÇİN

SİYASETİ GEÇİM KAYNAĞI OLMAKTAN ÇIKARMAK İÇİN

“Aa, geçen haftaki yazı tekrar mı basılmış?” diyenleriniz olabilir. Hayır, bu başlık aynı değil. Geçen haftaki “Siyaset Geçim Kaynağı Olmaktan Çıkarılmalı” idi; bu sefer:
“..... Çıkarmak için”; yâni “Ne Yapmalı?”
Elli yıldır, ama özellikle son yirmi yılda, sahte demokrasi ile seçmenin, seçilenin siyaseti nasıl bir geçim, ya da “çöplenme” kaynağı gibi görmeye alıştırıldığından bahsetmiştik. Birçoğu hiç bir zihnî veya fizikî üretim yapmayan, tâyin edilmiş adaylar, siyaseti bir geçim, hattâ esaslı bir gelir kaynağı olarak görüyor.
Kaç seçimden önce, çeşitli fırkalardan bana adaylık önerirlerdi. Ben de: “Milletvekili olsam ne olacak? Orada söz hakkım olmayacak; dışarıdan çok daha rahat gazel atıyorum” derdim. Cevap, “Ömür boyu maaş alırsın, tabanca ruhsatı alırsın, lojmanda oturursun, ...” olurdu. Ben ise: “Onlar sizin olsun; benim derdim millete hizmet etmek” diye kestirip atardım.
Aklı başında ülkelerde, siyasetin geçim kaynağı olarak görülmemesi için tedbirler alınmıştır. Devlet başkanları olsun, meclis üyeleri olsun, o mevkilere gelenler, kişisel fedâkârlığı göze alarak gelirler. Çoğu, devlet dışı, özel yıllık gelirlerinin ufak bir yüzdesi maaşa rıza göstererek gelirler. Ayrıca, daha aday iken adayın, sonra seçilenin varı yoğu, malı mülkü, serveti halka açıklanır, yayınlanır. Sıkıysa beyan edilmemiş bir maddî varlıkları sonradan duyulsun; hayatları kayar.

Kişisel Çıkar Değil Hizmet Aşkı

Bizde halkın artık kendi irâdesiyle ülkenin kaderini tâyin edebilmesi için:
1) 1983’te bir yerlerden gelmiş seçim yasası, ve de fırkalar yasası artık derhal değiştirilmeli; (bu konuyu daha önce yazdık: Bkz. O. Sinanoğlu, “Büyük Uyanış” kitabı, Otopsi Yayınları, İstanbul, (Ekim 2002).
2) Siyasete, kişisel çıkar peşinde ülkeye her türlü zararı vermeğe hazır olanlar değil, bu millete, halka, ve vatanına hizmet aşkı ile yanıp tutuşanlar, bâzı yeteneklere de sâhip olanlar girmeli. Bunu yaparken, her türlü fedâkârlığa hazır olmalılar. Bizim binlerce yıllık devlet anlayış ve geleneğimizde bu vardır. Son yıllarda neredeyse unutturuluyordu. Ama şimdi, herkes, seçen de, seçilen de hatırlayacak. Ona göre düzeni kurmalıyız.

Ömür Boyu Maaş Yok

Milletvekili, bakan, hattâ başkan maaşları, birinci derece devlet memuru maaşından fazla olmayacak; hattâ daha azı olacak. Siyasi görev bittikten sonra öyle ömür boyu maaş falan yok. Hizmetleri halka yararlı olduğu için halkça bir kaç kez seçilenler, hizmet sürelerine orantılı olarak belli bir miktar olağan emekli maaşına hak kazanabilirler. Bir defalık, örn. dört yıl, görev yapanlara o da yok.
İki ay, dört ay bakan oluverip de, daha neler olup bittiğini anlamadan, bazı şeylere imzayı basıp ömür boyu bakan maaşıyla sâbık bakanlar ordusuna havale edilmek yok. Ömür boyu bakan arabası, koruması yok; çevresini sarıp ömür boyu “bakan bey”, “bakan bey” diyerek dolaşanlarla ortalığa hava atmak yok. Uzak yerlerden Ankara’ya, Meclis’e gelenler dışında milletvekillerine konut (lojman) yok. İhtiyacı olanlara konut, ancak, Ankara’daki emsali konutların kirası ölçüsünde kira karşılığı verilecek. Kişisel sarfiyat kalemlerinde özel indirimler, muafiyetler yok.

Yetenek.. Ülkeye Bağlılık

Milletvekili aday adaylarında bazı yetenekler, koşullar aranacak. Eskiden olduğu gibi: Yolsuzluktan, herhangi bir cürüm veya suçtan hüküm giymemiş olmak, belli bir tahsil mertebesine gelmiş bulunmak, ve tabii Türk Yurdu’nun bağımsızlığına, bütünlüğüne, devletin, milletin âli menfaatlerine halel getirecek dolaylı, dolaysız faaliyetlerde bulunmamış olmak; Türk tarihine, diline, kültürüne hakaret etmemiş olmak, vb.. İngilizce (Tarzanca) bilip bilmediğine bakılmayacak (görevi sırasında, dış ülkelere gönderildiğinde yabancı dile ihtiyaç olacaksa yanına devletten tescilli, ehliyetli tercüman verilecek; devlet görevlisi o ülkenin yabancı dilini bilse bile oralarda Türkçe konuşacak, beyanat verecek, Türkiye’nin itibârını koruyacak); ama Türkçe’yi çok iyi bilecek. Yabancı bir ülkenin vatandaşı, çifte vatandaşı, gizlice vatandaşı olmayacak. Aday adayı olabilmesi için gerekli istihbârat, yabancı istihbârat teşkilâtlarından alınmayacak. Öyle bilgilendirmeler gelirse, verenin niteliği, gayesi, niyeti iyice araştırılacak. Aday adaylarının dış ilişkileri adamakıllı araştırılacak.
Milletvekilinin genel dokunulmazlığı olmayacak. Ancak, Meclis’te, encümenlerde, fırka toplantılarında fikirlerini, önerilerini açıkça ifâde edebilecek; bunlardan dolayı suçlanmayacak.
Bakan olacaklarda, ilgili bakanlığın gerektirdiği uzmanlık, yöneticilik birikimi, deneyimi aranacak. Sırf siyâsi amaçlı atamalar, fırkalar arası pazarlıklar yapılmayacak.

Yabancılardan Destek, Talimat Almamak

Seçimle gelmiş olsun, “Bâb-ı âli”de yüksek dereceli memur olsun, devlettekilerin, hükümettekilerin, seçim öncesi, seçim esnâsı, seçim sonrası her hangi bir yabancı devletten veya yabancı vakıftan, dernekten, gizli cemiyetten veya öyle kuruluşlarla ilintili yerli kuruluş ya da şirketlerden para yardımı, tâlimat, destek almamasına dikkat edilecek. Böyle ilişkileri, destekleri kullananlar, veya kullanmağa yeltenenler hakkında kovuşturma yapılacak. Ağır cezaî hükümler konacak ve uygulanacak. Böyleleri siyasetten, devlet, eğitim, savunma görevlerinden ilelebet men edilecekler. Siyasi, idarî nüfusunu kullanarak kendilerine, ya da yakınlarına çıkar sağlayan, ya da sağlamağa çalışanlar hakkında da aynı şekilde kovuşturma ve ağır biçimde cezalandırma olacak. (Buna tabii ihâleler dâhil).
Göreceksiniz, siyaset yukarıdaki gibi yeniden biçimlendirildiği zaman, seçimler yaklaştığında cins cins fırkaların binalarının önüne seçilmek isteyenler de, seçmenler de yığılmayacaktır. Siyasete sâdece, ülkesine, halkına, ulusuna gönülden hizmet etmek isteyenler girecek, o zaman da halk, böyle seçtikleri vâsıtasıyla millî iradesine sahip olabilecektir. Hayırlar olsun.

20 Ekim 2002; “Hizmet Deryası”ndan.
Oktay Sinanoğlu

İYASET GEÇİM KAYNAĞI OLMAKTAN ÇIKARILMALI

İYASET GEÇİM KAYNAĞI OLMAKTAN ÇIKARILMALI
Bir para-banka uzmanı geçenlerde bir araştırma yapmış: Türkiye’deki tüm kentlerin, İstanbul dâhil, ahalisi fakirleşiyor, bir tek Ankara zenginleşiyormuş. Nasıl saptamış bunu? Her kentin bankalarındaki toplam banka mevduatına bakmış. Kişilerin bankalara yatırdıkları para. İşte bu, her yerde azalıyor, bir tek Ankara’da artıyor. Ne bereketli yermiş şu Ankara!

Üstgeçitlerle Övünerek Oy Toplamaya Çalışan Zat

Şehrin merkezinden geçiyorum: Tıkış tıkış otobüsler; ölümcül çıktı dumanı. Daraltılmış yaya kaldırımlarından arabaların önüne taşan kalabalıklar; otobüs kuyrukları, simitçiler, çakmakçılar, korsan kitap, korsan CD (“ce-de”, “si-di” değil) satıcıları,… Tam bir keşmekeş. Bildiniz: Meşrutiyet Caddesi. Hengâme içinde karşıdan karşıya geçmeğe çalışan irili, ufaklı çocuklar, yaşlılar, zor yürüyebilen hastalar, şık giyinmiş hanımlar,... Caddeyi kesen her sokağın üstünde tonlarca ağır çelikten dimdik uzun merdivenli üst geçitler. Üstleri bomboş. Millet, oralara tırmanıp tekrar inmektense, canı pahasına arabaların, otobüslerin arasından kıl payı kurtulmayı yeğliyor. Bir de tırmanmaya gücü yetmeyenler var. Hesabı kolay: Buralardaki demir çelikle kaç caddeye tramvay yapılabilir? İnsanlar için olması gereken kentlerin mahvedicisi, şehri bölen otoyollar, kullanılamaz üst geçitler, alt geçitler meraklısı, müthiş şehir planlamacısı (amatör de olsa) zat, birkaç yıl önce bir TeVe’de kaç tane geçit yaptırdığı ile övünüyor, 52 adet daha yaptıracağını beyan ederek, üst geçitleri hiç görmemiş gecekondu halkından oy toplamağa çalışıyordu. (Vay canına, bir de fırka kurdu).

Ayarlı Basının Sahte Kamuoyu Yoklamaları

Kaç seçimden önce görmüşümdür, örneğin 1940’ların, ‘50’lerin büyük Amerikan üssü (şu sıralar gene mi olacak?) Balgat’ta. Fırka merkezlerinin önüne köylüsü, kentlisi yığılmış; bir izdiham. Aday adayı olmak isteyenler, belki bize de bir hademelik işi bulurlar diye son dakika üye olanlar. Ben de zannederdim ki, millet, kendi inançlarını temsil ettiğini sandığı fırkanın önüne yığılır. Meğer öyle değilmiş. Ahali bakıyor; bir de ayarlı basın-yayının sahte kamuoyu yoklamalarına kanıyor; şu fırkanın (ne türlüsü olursa olsun) kazanma ihtimali var diye onun önüne yığılıyor. Ufak tefek kişisel çıkar beklentileri içinde. O fırka, vatan topraklarının tapusunu yabancılara teslim etmiş, IMF, AB ayaklarına sanayini, tarımını, üretimini yok etmiş, Türk adını tarihten silme, diline, dinine, şanlı tarihine düşman etme tezgâhlarına eyvallah demiş önemli değil. İşte halkımıza, elli yılda sahte demokrasi ile, böyle alışkanlıklar edindirdiler.

Meclis’te El Kaldır Denince...

Öbür yanda bakıyorum, muhterem bir beyefendi aday olmuş. (Bir diğeri olacakmış ama, ABD’nin gözdesi, “dini bütün” bir fırkadan fazla istemişler; 60 milyar. O da vazgeçmiş. “İyi, iyi kurtulmuşsunuz” dedim). Soruyorum: “Efendim, sizin saygın bir meslek yaşamınız, halkın size minnet duyguları beslemesine yol açan hizmetleri vermenize imkân sağlamış önemli bir mevkiiniz var. Üstüne de para verip niçin milletvekili olmak istiyorsunuz?” Şöyle bir duraklıyor; samimi olarak düşünüyor; diyecek bir şey bulmakta zorlanıyor. “Peki” diyorum, “ya kazayla fırkanız kazanır da kendinizi Meclis’te buluverirseniz ne yapacaksınız?” [Tekrar hatırlatalım: Bunun adı, Atatürk’ün verdiği ad, “Türkiye Büyük Millet Meclisi”dir! Latince, İtalyanca kökeninde “boş lâf üretilen yer” anlamına gelen “parlamento” değil. Birkaç kere yazdık ama, sayın milletvekillerimizi kendilerine “parlamenter” diyerek “Avrupalı” havası verdiklerini zannetmekten vazgeçiremedik.]. “Memleketin hayatî meseleleri gündeme geldiğinde söz hakkınız olacak mı?” “Devletimizin tasfiyesi, ülkemizin elimizden alınması, halkımızın aç ve perişan hâle gelmesi anlamına gelen yasa tasarıları şipşak oylanırken, fırkabaşınız ‘elini kaldır’ dedi diye, el kaldıracak mısınız?” …

Ne Adaylar Var!..

O zâtın etkin bir mesleği, hizmeti vardı. Bir de, hiçbir becerisi, yeteneği, tahsili olmayan adaylar var; hattâ,
-müspet vasıflardan geçtik-, yolsuzluktan, cürümlerden hüküm giyenler, ya da giymemek için dokunulmazlık zırhına bürünmek isteyenler; adaylık için bir verip sonradan bin götürmeyi hesaplayanlar.

Son Fırsat

Böyle bir siyaset anlayışı kabul edilemez. Seçmeni, seçileni bu huylardan vazgeçirilmelidir. Ülkemizi, ulusumuzu kollayacak tedbirleri almak için son fırsat.
17 Ekim 2002; “Seçim Kuyusu”ndan.
Oktay Sinanoğlu

MENDERES, DP DEVRİ YENİDEN YAŞANABİLİR Mİ?

MENDERES, DP DEVRİ YENİDEN YAŞANABİLİR Mİ?

Önce çok büyük çoğunluğu samimî Müslüman olan halka, lâikliğin teminatı altında olması gereken vicdan hürriyetini, bin yıllık ulusal inanç ve kültür birikimini hiçe sayan ağır baskılar yapıldı. Halk bundan çok bunaldı. Sonra, ‘bu baskıyı kaldırırlar’ beklentisi içinde halk, büyük bir çoğunlukla Demokrat Parti (DP)’yi (Fırka’yı) iktidara getirdi.
Evet; Menderes adıyla özdeşleşen DP gelir gelmez yurdun dört bir yanına câmiler yaptırdı, ya da yapılmasına izin verdi. Neden olmasın? Öyle ya. Müslüman ahali isterse câmi yaptırır; Alevî Müslüman halk isterse cem evi yaptırır. Olağan. Amma, şimdilerde pek bol ve devlet desteğiyle olduğu gibi, Hıristiyanı olmayan bölgelere kiliseler yaptırılmadı. “Yaptırılmadı” dediysek sıkı durun: Devlet destekli misyoner faaliyetlerinin tohumları, -çaktırmadan-, o zaman atılmaya başlandı.

Menderes öncesi dönemde, Müslümanlığın ve Müslüman Türk kültürünün âdetâ yasaklanmasından bunalmış olan halk biraz ferahlayınca, Menderes’e “İslâm’ın kurtarıcısı” diye sarıldı. [Ama unutmayalım ki, 1878’de de bir kısım halk, başta İstanbul müftüsü olmak üzere İngilizlere “velinimetimiz, İslâm’ın hâmisi, koruyucusu” diye sarılmış (veya öyle gösterilmiş), ve hattâ o zat ve bazı “din adamları” İngiliz sefirinin at arabasından atları çözüp kendilerini arabaya koşmuşlardı. Ancak eminim ki, o zamanlar da, aklı başında halk ve aydınlar, bu İngiliz tezgâhları karşısında kendilerini muzdarip hissetmişlerdi.]
Menderes döneminde, bir yandan muhteşem Osmanlı-Türk mimârisinin taklidinin tekdüze taklidi, ölçü âhenkleri her nesilde biraz daha yozlaşan mimârili câmiler yaptırılırken, bir yandan da, halkın önceleri pek fark etmediği, sessiz sedâsız derin işler yapıldı:

1) Osmanlı Türk sanat şaheserleri ve insancıl su kültürünün soyutlaşmış âbideleri “Şehr-i Stânbul” çeşmelerinin muslukları birkaç ay içinde koparıldı, hazneleri tıkandı, sular akmaz olup önleri çöplüğe dönüştürüldü. Amaç her halde, şehrin târihî havasını bozmak, çeşmelerde abdest alınmasını engellemek, yabancı Kola’ya hazırlık, meşrubat satışlarını arttırmaktı.

2) Dünyanın gıptasını üzerine çeken, Türk şehirciliğinin en güzel örneği İstanbul’un târihî semtlerinin, meydanlarının orta yerinden otoyollar geçirildi; şehrin âhengi, insanlarının âsûde yaşam tarzı bozuldu; târihî Türk eserleri yolların yan altlarında bırakıldı; bazıları yıkıldı, veya çökmeye terk edildi. O ara, birkaç Bizans taşı yol kenarlarına dikildi. Külliyelerin ortasından, dev bir makas atılmış gibi geçirilen “Bizans imparator yolu” ihyâ edilmeye başlandı. Bugün yoğun bir şekilde yürütülegelmekte olan, Osmanlı Türk şehri İstanbul’u “Yeni Bizans”a dönüştürme tasarısı ve uygulaması, işte o 1950’li yıllarında başladı. [Tüm olanları o dönem DP’lilerinin akıl edip kasten yaptıklarını hiç zannetmiyorum. Bu işler, sonradan da olduğu gibi, her hâlde, mebzulleşen Amerikalı “danışmanlar” ve yerli gizli cemiyetler üyeleri aracılığı ve marifetiyle gerçekleştirilmiştir.]

3) Atatürk’ün milli eğitim temel ilkesinin aksine, ilk kez, İngilizce ile eğitim yapan bir Türk okulu, 1953’te türedi [Bkz. O.Sinanoğlu, “Bye-Bye Türkçe”, OTOPSİ Yayınları, İst., 10. Baskı Ekim 2002]. İngiliz, Amerikan güdümlü, bu, Türkleri Küçük Asya’dan silme ameliyesi 1950’lerde hızla yaygınlaştırıldı. Misyoner okullarını örnek alan yerli “kolejler”, “Anatolia Liseleri” Türkiye sathında aldı yürüdü.

4) ABD neft (petrol) şirketlerinin karayollarını, araba, otobüs, ve kamyonları başlıca ulaştırma araçları olarak oturtmak siyaseti doğrultusunda, Atatürk’ün “demir ağları” rafa kaldırıldı (bugüne dek neredeyse yasaklandı; bir İstanbul – Ankara demiryolunun bile çift hatlı güncelleştirilmesi engellendi). İstanbul’un iki yakasındaki tramvay ağları söküldü; yerine “Reader’s Digest” Amerikan dergisinde, Türklerin ne akıllı olup da “dolmuş”u icat ettikleri pompasıyla, ABD sömürgesi Porto Riko’daki “jitney” keşmekeşi kakışlandı (1950’lerin ilk dolmuşları, Amerikan askerlerinin getirip sattıkları hurda Amerikan arabalarıydı).

5) Türkiye’yi CIA güdümlü misyoner etkinlikleriyle ve de devlet katkısıyla Hıristiyanlaştırma etkinliklerinin en önemli ayaklarından olan gezim (turizm) tuzağı gene 1950’lerde başlatıldı. Atatürk’ün Türk Anadolu’yu Selçuk, Osmanlı eserleriyle tanıtmak, ilâveten, eski çağ Hitit, Firik, Lid, ve Lik uygarlıklarını öne çıkarmak siyaseti yerine, Türkiye’nin Yunan/Roma kimliğine büründürülmesi, bunun Gezim (Turizm) ve Kültür Bakanlıkları (bir ara Genel Müdürlükleri) aracılığıyla teşvik edilmesi (kısmen 1940’larda başlamışsa da) 1950’lerde yoğunlaştı. Daha da önemlisi, “İslâm’ın kurtarıcısı” Menderes döneminde, dünya Müslüman halklarının, Türkiye’deki İslâmî eserleri, türbeleri, kutsal emanetleri ziyaretleriyle gezim gelirleri sağlanacağına [Müslüman bir ülkede “inanç gezimi” (“inanç turizmi”)nin böyle olması gerekir (gerçi o zamanlar bu tuzak terim daha icat edilmemişti)], Efes- Meryem Ana- Panaya Kapulu Kilisesi ortaya çıkarılıp bir Hıristiyan hac yeri hâline getirildi. Bu suretle, Türk topraklarının Hıristiyanların olması iddialarına devlet desteği verilmiş oldu; Haçlı kafalı Batılı’nın ekmeğine yağ sürüldü.

6) Bin yıllık coğrafî Türk adlarının Yunan adlarına çevrilerek, Türk vatanı sathından Türk kimliğinin silinmesi ihaneti gene 1950’lerde başladı. Bu, halka, “turist gelecek” safsatasıyla yutturuldu. Halk bilmedi ki, bu yoldan “turizm geliri” değil, düşman işgal kuvvetleri gelir.
İşte câmilerin gölgesinde gerçekleştirilen nice, nice Haçlı oyunları.
Şu günlerimizdeki temennimiz odur ki:
Halkımızın teveccühünü kazanmış olan, iyi niyetli, gönül ehli, Müslüman Türk kimlikli önderler, yanlarına takılması mukadder olan ABD’li, IMF’li, AB’li “danışmanların”, ve de yerli işbirlikçi, gizli cemiyet üyesi yabancı muhiplerinin tavsiyelerine kanmasın; Müslüman Türk Halkını bir kez daha sukut-u hayale uğratmasınlar. Akıl+Gönül kanatlarını kullanarak Türk Ulusu’nun, sonra Türk Dünyası ve İslâm Dünyası’nın, sonra da insanlığın yücelmesine vesile olsunlar. İnşallah.

7 Kasım 2002; Koca Mustafa Paşa Mah., İstanbul.
Oktay Sinanoğlu

ÜÇ KALE

ÜÇ KALE

Ülkenin üç kalesinde oturanların, “Kalenin burcundayım. Yâr yâr, yar aman...” diye güzel türkümüzü çağırdıkları oluyor mu acaba? Hiç sanmam, fazla millî (ulusal) olur. Ancak, uzaktan dinlememiz mümkün olsaydı, herhalde İngilizce Tarzan-kovboy nağmeleri, ya da Hıristiyan ilâhileri kulağımıza çalınırdı.
1962’den beri baktım ve düşündüm ki, Türkiye’nin geleceği açısından en önemli üç kuruluş, 1) Milli Eğitim, 2) Kültür, ve 3) Gezim (Turizm) Bakanlıklarıdır. (Son ikisi önceki dönemlerde genel müdürlüklerle başlamışlardı).

Atatürk’ün hayatta iken, bu üç konuya özel ağırlık verdiğinde hiç şüphe yok:
1) Eğitimin “millî” olması gerektiği ve bunun ne demek olduğu üzerinde ısrarla durmuştu (Bkz. O.Sinanoğlu, “Bye-Bye Türkçe” kitabı, Otopsi Yayınevi, İst., 10. Baskı, Kasım 2002).

2) Batı’nın ilk fırsatta yineleyeceği ince saldırılar karşısında Türk Ulusu’nun şerefiyle yaşayabilmesi, T.C.’nin bağımsız kalabilmesi, Türkiye’nin ulusal (millî) bir kültür siyasetine sahip olmasına bağlıydı. Onun için Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu’nu, üstelik kendi şahsî kaynağıyla ihdas etti. [Dil, Tarih, Coğrafya Bölümcesi’nin (Ankara Evrenkenti) kurulması, bunun için Atatürk’ün örneğin rahmetli ağabeylerim Samim ve Suat Sinanoğlu’nu şahsen okutup iki yeni bölüm için yetiştirmesi de bununla ilgilidir.]

3) 1930’larda devletçe basılmış Türkiye’yi Batı ülkelerine tanıtma ve gezim (turizm) kitaplarında Türkiye’nin Hıristiyanların ülkesi (“Holy Land”) olduğu imâsını bile taşıyan bir şeye rastlayamazsınız. Bu kitaplarda Selçuklu, Osmanlı Türk eserleri, anıtları yer alır. Biraz da Hitit (Eti), Firig, Lik, ve Lid. Atatürk, binlerce yıl öncesi Anadolu sâkinlerinin Ural-Altay kökenli olduklarını, - o zamanki kıt veriler dolayısıyla ayrıntı da yanılmış olma ihtimâli de olsa - , doğru bilmiştir. Nitekim bu konuda teyit edici bilgiler her gün artıyor (Bkz. örneğin Sayın Kâzım Mirşan’ın yayınları). [2000 yılında Hakkın rahmetine kavuşan rahmetli ağabeyim Eski Grek klâsikleri uzmanı Prof. Dr. Suat Sinanoğlu, vefatından bir kaç yıl önce, bana Anadolu’da ve şimdiki Yunanistan’da 3000 yıl önce yaşamış olan Pelazların Ural-Altay kökenli olduklarını bulduğunu söylemiş, bu ara “Herodot Tarihi”ni tekrar okumamı önermişti. Baktım, Herodot, Yunan topraklarının eski adının “Pelazgiya” olduğunu, kendisinin de mensup olduğu Yunan kavimlerinin uygarlığı Pelazlardan öğrendiğini vb. yazıyor.]
Peki, Atatürk’ün vefatından sonra ne oldu? Bu üç Türk kalesi ve sâkinleri tamamıyla başka bir havaya girdi.

1) Eğitim gitgide “millî” olmaktan uzaklaştı. Gençlerin Türk dili ve edebiyatına, ve tarihine olacak bağlılıkları ve sevgileri törpülendi.

2) Türkiye’nin Türk kimliği öne çıkarılacakken (ki zaten öndedir), Gezim ve Kültür kuruluşlarınca Türkiye’nin “Holy Land of the Church” haritaları dağıtıldı (Bkz. Sayın İmren Aykut başkanlığındaki ÇESAV vakfının (Belgegeçer: 0312-425 2432; e-posta: cesav@superonline.com) Başbakanlık tanıtma fonunun da desteğiyle 2000’de yayınladığı harita). Gezim ve Kültür kuruluşları Türkiye’nin dört bir yanına, Hıristiyanı hiç olmayan beldelere kiliseler yaptırıyor. Misyoner teşkilâtlarına göz yummaktan öte, bunlar âdetâ teşvik ediliyor.

3) Bin yılı aşkın süregelen Türk yer adları gezim ayağına, birçoğu da sonradan uydurulmuş olması ihtimâli yüksek Yunanca-vâri yer adlarına çevriliyor. Bu, elbette, Türkiye’yi yeniden yağmalama ve paylaşma iştahları kabarmış olan Batılılara Türkiye’nin içerden destek vermesi anlamına gelir. [Şunu da ekleyelim: Avrupa’nın bin, iki bin yıl öncesi yer adlarına baksak, acaba şimdiki yer adlarının kaç tanesini görebiliriz?]

O hâlde şimdi herkes bahsettiğimiz üç kalenin burcuna (her dönemde ve de şimdi) kimlerin çıkarıldığına, onların neler yaptıklarına ve yapacaklarına çok dikkat etsin. Tüm vatanseverlerin birinci görevi Türk millî eğitiminin, kültür, ve gezim siyasetinin yeniden, Atatürk ve öncesi uzun dönemlerde olduğu gibi, millî olmasını sağlamaktır. Halkın Haçlı oyunlarına gelmemesi gerekiyor. Ulusal bilincimiz yeniden tazeleniyor, ve şahlanacak. Kalelerimizi dolaylı, dolaysız yabancı etkilerine teslim etmeyeceğiz. O sâyede Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, halkımızın refahını, iktisâdı yaşam seviyesini de kurtaracak ve koruyacağız.

21 Kasım 2002; “Kale’nin Burcu”ndan.
Oktay Sinanoğlu

AMERİKAN BAYRAKLI...

AMERİKAN BAYRAKLI...

1970'lerde gençlerin T-gömleklerinde Amerikan hayranlığı ifâde eden Amerikanca yazılar görülmeğe başlandı. Yıllar önce yazdık ki (Bkz. O. Sinanoğlu, "Bye-Bye Türkçe", Otopsi Yayınları, İstanbul, 7. Baskı, Mart 2002), bu gömlek işi, ruhsal (ruhbilimsel, pisikolojik) savaşın önemsiz gibi görünen fakat gayet etkin araçlarından biridir. O gömleği giyen, yabancı kimliği de giyinmiş demektir; sürekli öyle hisleri tazelenir. Ayrıca onu görenler de etkilenir.

Son zamanlarda, işin mâhiyeti büyüdü: Gömleğin önünde kocaman Amerikan bayrağı. Bunu her kesimden insanlarda, çağdaşı, dindarı, genci, orta yaşlısı, görür olduk. Bu gömlekleri kimler imâl ediyor, daha doğrusu ettiriyor, incelenmeli. Altından muhakkak bir çapanoğlu çıkacaktır.

Yakınlarda, basında ilginç bir haber çıktı: Selçuk kasabasında, nihayet bir esnaf da göğüste Türk bayrağı sergileyecek gömlekler imâl edip satışa çıkarmış. Bazı vatandaşlar da alıp giymişler. Peki ne olmuş? Savcı hem esnafa, hem giyenlere dâvâ açmış. Gömlekler toplattırılmış; imâlatçısına, satıcısına, giyenlere para cezaları kesilmiş. Türk bayraklı giyim yasalara aykırı imiş. [Herhalde bu yasa çıkarılırken (eskiden çıkmışsa; yoksa, insanın aklına, IMF'den mi geldi diye bir soru gelebilir), Türk bayrağına saygı, bayrağın nizamnâmeye uygun olması gibi iyi niyetler olabilmiştir] Her ne hâl ise, siz sonuca bakın: Türk bayraklı giyim yasak, ama Amerikan, İngiliz bayraklı giyim mûbah! Bir de dikkat edelim: Hiç Japon, Fransız, İtalyan bayraklı gömlek gördünüz mü? Göremezsiniz. Çünkü , mesele, sâdece bir süs, veya basit bir özentiden ibâret değil. Türk kimliği kaldırılıp, yerine patron ülkenin kölesi kimliği yerleştirilmek isteniyor.

Ne yapmalıyız? Bu konuda da duyarlı olacak büyük halk çoğunluğu tepki gösterip tedbir almalı. Esnaf birlikleri, dernekleri var ya, oralarda, duyarlı esnaf konuyu gündeme getirmeli. Yabancı bayraklı giyim imâlatçı ve de satıcıları îkaz edilmeli. Mânâsını bile bilmedikleri İngilizce gömlek önü yazılarını kendilerine kimlerin verdiği öğrenilmeli. Arkada bir para desteği de oluyor mu? Araştırılmalı. Öğrencilere de iş düşüyor. Öyle giyimler kuşananlar kibarca uyarılmalı. Türk kimliğini koruma mâhiyetli açık oturumlar düzenlenip bu konu da dile getirilmeli.

"Büyük Uyanış" yurdun her tarafında, ve her kesimde başlamış olduğu için bu ince oyun konusunda da hareket başlayacak, bahis konusu haysiyetsizlik alâmetleri de hızla ortadan kalkacaktır. Giyim, kişi gönlünün dışa yansımasıdır. Gönüller temiz olunca, giyimlerdeki kimlik kirliliği, bulanıklığı emâreleri de silinecek. Unutmayalım: Ruhbilimsel savaşa karşı kurtuluş savaşımız başlamıştır.

7 Mayıs 2002, Uzaklardan.
Oktay Sinanoğlu

BEŞİKTEN MEZARA DERSHANE

BEŞİKTEN MEZARA DERSHANE

Atalarımızın bir sözü var ya: “Beşikten mezara bilim”. [“İlim”, “bilim”, ne dersen de. İkisi de Türkçe; ikisi de aynı kapıya çıkar. Ancak, her dilde olduğu gibi, böyle eşanlamlı başlayan sözcükler zamanla ufak anlam farklılıkları üstlenerek dilde zenginleşmeye yol açarlar. Onun için “Türkçede tasfiyeciliğe ‘hayır’, zenginleştirmeye ‘evet’” diyoruz (Bkz. O. Sinanoğlu, “Bye-Bye Türkçe”, Otopsi Yayını, İst., 10. Baskı, Kasım 2002, s.192). “İlim/bilim” ikilisinde de ‘anlam kaymasıyla çeşitlenme’ meydana geliyor: Artık, “bilim” sözcüğünü daha çok “müspet bilimler” için, “ilim” sözcüğünü ise “mânevî ilimleri” kastederek kullanıyoruz].

Ata deyişimizle ilintili olarak hep kullanagelmiş olduğum düsturlarımdan biri şu:
“İnsan, her yaşadığı an ya bir şey öğrenmeli, ya bir şey öğretmeli, hatta mümkünse ikisi birden”. Zaten insan bir şey öğretirken, oluşan etkileşimle kendisi de bir şeyler öğrenir. Değil mi ya?
Fakat özellikle, 1980 başlarında “Yüksek” Öğretim Kurulu, YÖK’ün kurdurulmasıyla bilimin “bye-bye” demesine ilaveten, bizim “beşikten mezara ilim/bilim” oldu “beşikten mezara dershane”.

Eğitim yerine tam bir kısır döngü. Gençlere, kendilerine ve Türk Ulusu’na, sonra insanlığa hayırlı olmalarını sağlayacak yetenekler, beceriler, kollarına birer altın bilezik meslek veya zanaat vermek yerine onları ezberci, Tarzancı, hedefsiz, sorgusuz birer “dershane kuşu” (gençler alınmasın; onların durumlarına üzüldüğüm, kendilerini çok sevdiğim için böyle kinayeli konuşuyorum) haline getiren, ne “millî”, ne de “eğitim” olan bir A.B.D. güdümlü “millî eğitim” düzeni; daha doğrusu bir “dershane yokuşu”.

Çocuk daha ilkokulda, şu misyoner okuluna, bu “Anatolia Lisesi”ne gireceğim diye (daha doğrusu velileri konu komşuya hava atsın diye) gece gündüz, hafta sonları dershane yollarına düşüyor. Lisede aynı durum: Bir evrenkente kapağı atarım ümidi ile, ve soruların cevabı hangi şıktır kestirme yöntemlerini ezberlemek için dershane. Bir taraftan da okul var, hatta velinin varını yoğunu verdiği özel okul (tabii Tarzanca ile eğitim yapanı olmalı; onunla atılan hava daha sıkı oluyormuş). Okul saatlerinde evde oturup bilgisayar oyunları oynayan, niye okulda olmadığı sorulduğunda “Ne gerek var; ben, evrenkent sınavına hazırlanmak için dershaneye gidiyorum” diyen kaç gence rastlamışımdır. Allah Allah, bu nice iştir? Ya okulları sınav dershanesi yap, ya dershaneleri özel okul. İkisinin birden ne lüzumu var? Gören de ülkenin eğitim kaynakları pek bol zannedecek.

Birkaç lise müdürüyle konuşmuştum: “ÖSYM’ye başvuruyoruz. Şu sınavlarda lise müfredatıyla ilgili sorular olsun da öğrenciler okula gelsin” diyorlar. ÖSYM’nin cevabı: “Bize ne? O, millî eğitim bakanlığını ilgilendirir.” MEB’e başvurduklarında ise: “Biz bildiğimizi okuruz. ÖSYM bizi ilgilendirmez.” Sonuç ne? Bir yığın israf, para ve zaman. Çocukların, gençlerin kendi meraklarını geliştirecek, bir şeyler okuyacak, düşünecek vakitleri kalmıyor. Eğitim, işte son elli yılda adım adım böyle sıfırlanıyor (yabancı danışmanlar sağ olsun!).

Bir buçuk milyon öğrenci evrenkente giriş sınavını alıyor; elli altmış bin kadarı belli bir yere giriyor. Devede kulak. Geride kalan, her yıl biriken milyonlarca gence ne oluyor? “Genç, devingen (dinamik) nüfusumuz var” diye övünmekten öte, bu en önemli kaynağımız için ne yapılıyor? Ayrıca insanî açıdan bu gençlerin nasıl bir ruh haline düşeceklerini düşünen var mı?

Ya bir evrenkente girebilen gençler? Bir bakıyorlar ki, meğer orada da bir şey öğrenemeyeceklermiş. Çünkü, özellikle YÖK kurdurulduğundan beri evrenkentlerde de ne bilim kalmış, ne araştırma, ne de ciddî bir yüksek öğretim. Evrenkentler olmuş birer Tarzanca dershanesi. Peki, mezun olanlar? Mühendislikmiş, fenmiş, toplumsal bilimlermiş, en iyi diye bildikleri yerlerden mezun olanlar, Tarzanca da bilseler iş bulamıyorlar. Bahtı yaver gideni taksi şoförlüğü yapıyor; onu da bulamayan işsiz. Kaç tanesine rastladım, derdini döktü. Yazık bu Türk gençlerine.
Sanayii, tarımı, her şeyi, “özelleştirme, küreselleşme” yalanları ile elinden alınan bir ülkede meslekler, meslek erbabına ihtiyaç kalır mı?

Birkaç evrenkent öğrencisiyle bahçede sohbet ediyoruz. Fizik son sınıf öğrencileri imişler.
- “Ya, demek fiziğe merak sarıp fiziğe girdiniz”.
- “Yok be hocam. Başka şeye puan tutturamadık da ancak fiziğe girebildik.”
- “Peki yakında mezun olunca fizik ile ne yapacaksın?”
- “Ben fizikten ne anlarım? Bir şey öğrenmedik ki. Hoca, Tarzanca ezber bir şeyler anlatıyor, anlamayıp soru sormaya kalkarsak da bize kızıyordu.”
- “Ne olacak şimdi?”
- “Ne olacak; babam bana bir kasetçi dükkânı açacak.”

Bir de kasetçi dükkânı da açamayacak durumda olanların halini hele bir düşünün.
Matematikten birincilikle mezun olmuş bir gençle tanışıyorum. Evrenkentte “mastır” lisansüstüne başlamış. Bir yandan da çalışması lazım. Memnun: Bir dershanede öğretmenlik işi bulmuş. Şimdilik maaşı cüz’i; ama zamanla geliri artarmış. Aslında ömür boyu dershaneciliğe hazırlanmış görünüyor. Kim bilir, belki yıllar sonra zengin bir dershane patronu da olabilir. Ve işte kısır döngü tamamlanmış oluyor: Ufacık bir çocukken dershaneyle gözünü açtı; Allah gecinden versin, ölürken de yaşamı dershane ile son bulacak. Beşikten mezara dershane.

Bu kısır döngüde hiçbir üretim yok. Ne öğrenciye ciddî bir eğitim veriliyor, ne bir iktisadî katkı, ne ülkenin gelişmesine bir yarar sağlanıyor. Milyonlarca gencin havanda su dövdüğü, boş, ama hummalı bir faaliyet. Tam bir uyutma. Eğitimi artık, tekrar ulusal ve verimli bir hale getirmeliyiz. Dershane-okul ikilisi kalkacak. Okullar, 1950’lere kadar olan ciddî, üstün ve millî bir eğitim verecek. Okuyanlar, kendilerine, yakınlara ve ülkemize yarar sağlayabilecek. Dershane sahipleri de üzülmesin: Onların yatırımları, birikimleri, emekleri heba olmayacak; çünkü dershaneler çok iyi bir eğitim veren özel okullara dönüştürülecek. Evrenkentlere giriş ile lisedeki eğitim bağdaştırılacak. Tarzanca ile eğitime, her türlü yabancı dille eğitime son. Bu çarpık uygulama bıçakla gibi kesip atılacak. Hazırlık sınıfı garabetine son. İsteyenlere çeşitli yabancı diller ayrı yabancı dil derslerinde, yaz kurslarında etkin yöntemle iyi öğretilebilecek. Öğretmenlik tekrar saygın ve üstün bir meslek haline getirilecek. Öğretmen okullarıyla değerli öğretmenler yetiştirilecek. Halkın, velilerin bilinçlenmesi arttıkça, Atatürk devrindeki gibi yeniden bir millî eğitim seferberliğinin başladığını göreceğiz.

28 Kasım 2002; “Eğitim Diyarı”ndan.
Oktay Sinanoğlu

EDRESE, DÂR-ÜL FÜNUN, ÜNİVERSİTE, EVRENKENT

EDRESE, DÂR-ÜL FÜNUN, ÜNİVERSİTE, EVRENKENT

Büyük Selçuklu Türk Devletinin vezir-i âzâmı (başbakanı) Nizâmülmülk’ün kurduğu, Gazalî’nin baş müderrisi olduğu, o zamanki dünyanın ünlü bilim yuvası Bağdat’taki medresenin, veya daha sonra İstanbul’un fethiyle başlayan Fatih Medresesi’nin, günümüz Türkiye’sinin evrenkentlerinden (üniversitelerinden) gerçek anlamıyla daha az bir evrenkent olduğunu kim iddia edebilir? “Gerçek anlamıyla” ne demek? “Evrenkent”in tanımı şudur: Bilgilerin üretildiği ve yayıldığı yer. [ O ara şunu da ilâve edeyim: “Üniversite”ye Türkçe karşılığı olarak (yâni Tarzanca’sı yerine) 1970’ler başlarından itibâren niye evrenkent” dedim, biliyor musunuz? “Evrensel bilgilerin üretildiği ve yayıldığı kentçik” anlamına. Yabancı (Eski Türkçe değil haa, dikkat), yâni çoğu Tarzanca’dan sözcüklerin karşılıklarını Türkçe’nin matematik gibi kurallarına uygun olarak türetirken kullanılacak ilkeyi hatırlatalım: Esas olan, yabancı sözcüğün tekabül ettiği kavrama bakıp, Türkçe’de bu kavramı sıfırdan nasıl ifâde ederiz diye üşünmektir, yoksa zâten kavramı iyi ifâde etmeyen yabancı sözcüğü harfiyen (“etimoloji”sini) çevirmeğe çalışmak değil. Özellikle İngilizce’de sözcük türetme kuralları hemen hemen hiç olmadığı için, sözcüklerin köken anlamları kavramları çoğu zaman karşılamaz (Bunu pek çok örnekle gösterebiliriz ama, burada olmaz; makalenin konusu değişecek). Bu bağlamda İngilizce’nin çoğu terimleri gerçek anlamda “uydurukça”dır. Çok şükür öyle muhteşem bir dilimiz var ki, Türkçe’nin matematik gibi ve binlerce yıldan beri süregelen türetme yetenekleriyle her yeni kavrama karşılık bulabiliyoruz.]

Avrupa’nın 1100-1200’lü yıllarda kurulmuş ilk evrenkentleri, binalarıyla, doktora düzenleriyle, bilimsel dallarıyla Selçuklu Türk evrenkentleri taklit edilerek kuruldu. İtalya’dakilerden sonra örneğin İngiliz Oksford Evrenkenti. [“Oxford”un harfiyen kökensel (etimolojik) çevirisi: “Ox” öküz demek; “ford” kale. Yâni “Öküz Kalesi”. Nasıl? Kavramı karşılayabiliyor mu?!]

Evet, “evrenkent”in (“üniversite”nin) tanımını verdik. Daha ABD bağımsız olmadan, 1640’larda Kuzey Amerika’da İngilizlerin kurduğu ilk iki evrenkentten biri olan Yale Evrenkenti’nin de binaları Selçuklu medreselerini andırır. Niçin? O da Oksford Evrenkenti’ni taklîden kurulmuştur da ondan. Şimdi, bu Yale’nin kara kaplı (daha doğrusu Yale’nin resmî rengi lâcivert) kitabında, evrenkent hocasının görevleri şöyle belirtilmiştir: “Profesör, bilgi üreten ve yayan kişidir.” Demek oluyor ki, “profesör” özgün araştırmalar yapmalı; yeni bilgiler, kuramlar, buluşlar üretmeli. Bir de bunları yaymalı. Nasıl yayacak? Önce kendi ülkesinde, kendi dilinde yayınlayacak. Öyle ya, ulusal bir kaygıları olmayanlar bile düşünmeli ki, maaşını kendi halkı ödüyor. Hocamız, lisansüstü eğitimde mastır, doktora öğrencileri yetiştirecek. Bilimdeki öncülüğünü araştırma yaptırarak onlara aktaracak. Bu suretle ülkeye kültürel, bilimsel, teknik birikim, ve dolaylı, dolaysız iktisâdî katkı da sağlanacak. Araştırması olmayan evrenkent, evrenkent değildir. Bizde YÖK kurdurulduğundan beri gittikçe hızlanarak gerçek bilim ve araştırma yok edilmiş, âdetâ yasaklanmıştır. Şimdi de evrenkentlerimizin tümü son sürat Tarzanca dershanelerine dönüştürülüyor. Araştırma olmayan yerde sahici bir yüksek öğretim de olamaz. Hele yarım yamalak bildiği bir yabancı dilden, gençlere, öğrenmekte oldukları dilden dersler veriliyorsa, -ne bilimi?-, öğrencinin düşünme yeteneği bile kalmaz.

Profesör, bilgiyi yaymak için önce kendi ülkesinde konuşmalar (konferans, seminer) yapar, tabii ulusal, resmî dilinde. “Ürettiği bilgiyi yaymak” içinde, devlete veya özel şirketlere danışmanlık yapmak da vardır. Devletin, sanayinin temel desteklerinden biri evrenkentlerdeki araştırma ve birikimdir; yabancı danışmanlar değil.

Atatürk cumhuriyet dönemi dâhil tüm Türk devletlerinde, yönetenlerin yanı başında hep Türk âlimleri olurdu. Ama sonra o gelenek de yok oldu; devletin içi dışı yabancı danışmanlarla doldu. Sonuç meydanda. Yabancı senin kuyunu kazmakla görevli. Ayrıca, “kılavuzu karga olanın burnu ……dan kurtulmaz” atasözünü hatırlayalım. Tarihten silinmek, ikinci bir Endülüs olmak istemiyorsak, temel ilkemiz öz kaynaklarımızı (insan başta olmak üzere) hızla geliştirmek olmalı; düşmanlarımızdan medet ummaktan vazgeçmeliyiz.
Bilimci, evrenkent hocası, bir yandan bilgi üretip önce kendi ülkesinde ve Türk diliyle bilgileri yayarken (-ki ulusal bilim, teknik ekolleri ancak bu şekilde oluşur-), bir yandan da elbette uluslararası bilim çevreleriyle de sıkı temasta olacak, uluslararası yayınlar da yapacak, ama belli dallarda Türk bilimcileri dünya çapında öncülük edecek. 1960’da bu oluyordu; arkasının gelmesi engellendi (Bkz. Örn. Emine Çaykara’nın hazırladığı, İş Bankası Kültür yayınlarından çıkan kitap ( 20.Baskı, Kasım 2002).

Şimdi dünya çapında 250 yıllık bir teknik evrenkent gibi kuruluşlarımızda, Türk bilimcileri, Sovyetler’de çok iyi yetişmiş değerli, örn. Azerbaycanlı Türk bilimcileri, “ana dili İngilizce değil” diye dışlanıyor; onlar dururken, yerlerine Amerikalı, İngiliz, büyük ihtimalle kendi ülkelerinde iş bulamayacak, öğretim üyeleri atanıyor. İhanet boyutuna varan bu düşmanca uygulamalar artık derhal durdurulmalı.

Eninde, sonunda bu ülkeye Türk Ulusu yeniden hâkim olacak. Yapılacak önemli işlerden biri evrenkentleri, bilim, teknik araştırma kurumlarını sil baştan yeniden düzenlemek. Göstermelik değil, gerçek, özgün bilim üretmeyen öğretim üyesine evrenkentte yer yok. Değerli araştırmalar yaptığı için, yardımcı doçentlikte takılan bilimciler, araştırmaları, ürettikleri incelenerek derhal profesörlüğe terfi ettirilecek. Türk evrenkentlerinde görev alacaklar önce eskisiyle, yenisiyle Türkçe sınavına sokulacak. Adam bilim üretiyorsa, -sana ne, nasıl yaparsa yapsın-, birinci kıstas, önüne çekilen sed, yabancı dil olmayacak. Örneğin fizikçi mi alıyorsun, tercüman mı? Tabii ülkenin bilim, teknikte de ulusal hedefleri belirlenecek, o doğrultuda araştırmalar desteklenecek (Bkz. O.Sinanoğlu, “Hedef Türkiye” kitabı, Otopsi Yayınları, İst., 14.Baskı, Aralık 2002).

Evrenkentlerde çömez düzenine son. Ocu, bucu kadrolaşmalarına son. Evrenkente giriş usulleri ezberciliği teşvik etmeyen, düşünme, uslamlama, yaratıcılık yeteneklerini ölçecek biçimde yenilenecek. Yetenekli, ama mâlî durumu kifayetsiz öğrencilere öğrenim hakkı iade edilecek. Kafası çalışan, yüreği önce Türk yurdu, Türk ulusu için çarpan gençlerle bilim seferberliğimiz başlayacak. İşte öyle gençler Atatürk’ün mirâsını devam ettirecekler.

6 Aralık 2002; “Yarının bilim diyârından”.
Oktay Sinanoğlu

HUNTINGTON"A O KİTABI KİM YAZDIRDI?

HUNTINGTON"A O KİTABI KİM YAZDIRDI?

Afgan savaşı belli ki 11 Eylül 2001’de başlamadı. Tasarlanmasını çok öncelere götürmek mümkünse de, başlangıcını, Sovyetler’in dağılmasından hemen sonra sayabiliriz. ABD iktisâdının yürümesi çoğu zaman hayalî bir düşmanın gösterilmesine bağlı. Sovyetler dağılıverince Pentagon, “Şimdi düşman kim?” diye kısa bir şaşkınlık devresi geçirdi. Hemen arkasından yeni düşman gösterildi. Altı ay içinde tüm Amerikan kamuoyunun beynine, (orada da ayarlı olan basın-yayın yoluyla) şu formül işleniverdi: “Müslüman=Fundamentalist=Terörist” (yâni “tedhişçi”). “‘Kızıl Tehlike’ gitti, ‘Yeşil Tehlike’ geldi” dediler. Ne zaman? 1990’ların başlarında. İşte, Ortadoğu, sonra Kafkasya ve Orta Asya kaynaklarının doğrudan “Küresel Kıraliyetçilerin” emrine verilmesine yönelik son Haçlı Seferi böyle başlatıldı. Bu suretle, küresel kıraliyetçilerin, onların üç beş uluslar ötesi şirketi ve bankasının egemenliğindeki “tek dünya devleti”nin kurulması yolunda da önemli adımlardan biri atılmış oldu.

Sahte Aydınlara Maşalık Görevi

Böyle durumlarda, yalnız ABD halkı için değil, dünya ve özellikle Üçüncü Dünya ülkelerinde kamuoyu oluşturulması, bu suretle oralarda erk sahibi edilmiş sahte aydınların maşalık görevlerini daha kolay yerine getirebilmeleri için Huntington gibi adamlara “Medeniyetler Çatışması” gibi kitaplar yazdırılır. ABD’de Huntington’u pek takan yok, ama Türkiye’de herkesin dilinde; basın-yayında hakkında bol bol yorumlar yapılıyor. Kitap zaten bunun için yazdırılmış olacak.

Huntington Kimin Nesi?

Şimdi, bu işlerin böyle olduğunu çoktandır biliyor, en azından kuvvetle tahmin ediyorduk ama, geçenlerde, Huntington’un kimin nesi olduğu hakkında ayrıntılı bilgilere rastladık; İsviçre’de çıkan ilginç bir derginin Ocak 2002 sayısında Nadia Weiss yazıyor; aktarıyorum:
“Huntington’un perde arkasına baktığımızda karşımıza ilk çıkan kim ola dersiniz? Zbigniew Brzezinski’nin ta kendisi. Z.B., ABD’nin dünya egemenliği kurması için ABD stratejisini hazırlamış olan kişi. Bu küresel egemenlik savaşı Avrasya’da yürütülecek. Onun için Amerika, Ukrayna, Türkiye, İran, ve Kafkas ülkelerini denetim altında tutmalı. Avrupa Birliği’nin de, NATO’nun da Doğu’ya doğru genişletilmesi işte bu stratejinin bir parçası.”
Nadia Weiss devam ediyor: “Huntington’u okurken insan Brzezinski’yi okur gibi oluyor; ikisi de aynı siyasî planı güdüyorlar: Dünyaya tek bir gücün hâkim olmasını, kendilerinin de bu gücün bir parçası olmalarını istiyorlar.

“Bu iki zat-ı şerif, sadece aynı doğrultuda ayrı ayrı yürümüyorlar; işlerini birlikte yapıyorlar.”
“1959’da tanıştılar; 1960-1962’de ‘Siyasal Güç: ABD/SSCB: Bir Karşılaştırma’ kitabını ortaklaşa yazdılar; bu konuda Kolombiya Evrenkenti’nde (üniversitesi), sonra çeşitli ülkelerde birlikte seminerler verdiler. Bşk. Jimmy Carter döneminde ikisi de ABD Ulusal Güvenlik Kurulu’nda idiler. Birçok kurulda birlikte ve önderlik mevkilerinde çalıştılar. İkisi de CFR (Council on Foreign Relations) ve TC (Trilateral Commissi (“Üçlü Kurul”) üyesiler. Bu iki kurul öyle zararsız, kendi hâlinde sivil örgütler değil, demokratik hiçbir yasal tabanı olmayan fakat dünyanın gidişatını tâyin eden özel kuruluşlar.

“CFR üyesi Carroll Quigley, ‘Trajedya ve Umut’ adlı kitabında, CFR’nin temel inancının ‘ulusal sınırların silinmesi; yerine bir dünya düzeni kurulması’ olduğunu yazıyor. Huntington ve Brzezinski de bu gaye peşindeler.”

“1921’de kurulduğundan beri CFR, ABD’nin özellikle dış siyaset ve savunmasında son derece etkili olmuştur. Her yönetimde, en azından Dış İşleri, Savunma, Hazine, ve Milli Güvenlik Bakanları CFR’dendir. Belli başlı basın-yayın kuruluşlarında da (NBC, ABC, CBS TV’leri, ‘The New York Times’, ve Vaşington Post gazeteleri) CFR üyeleri bulunmaktadır.”

“CFR, Üçlü Kurul (Tri. Comm.), ve Bilderbergciler, gerçek kararların alındığı gizli siyasî çevreler olarak belirlenmektedir. Şimdiki dönemde Madeleine Albright, David Rockefeller, ve George Bush CFR üyesi. En büyük ABD bankaları ve sanayi şirketlerinin de CFR’de temsilcileri var.”
“Üçlü Kurul, 1972’de, aralarında D. Rockefeller ve Z. Brzezinski’nin bulunduğu sekiz CFR üyesi tarafından kuruldu. Amaç, ABD, Avrupa, ve Japonya’nın egemen sınıflarını bir araya getirmekti. Dünya Ticaret Örgütü (WTO), NAFTA (Kuzey Amerika Gümrük Birliği), ve MAİ (Çok Yanlı yatırım Anlaşması) önderleri de Üçlü Kurul’da. Bu takım, dünyayı yönlendiren kararları, gizli celselerde, olağan demokratik siyâsî süreçlerin dışında alıyor. Bu etkinliklerde Huntington hep Z. Brzezinski’nin sağ kolu.”

“Üçlü Kurul’un gayesi, kamuoylarını ve devletlerin siyasal kararlarını o şekilde etkilemek ki, tüm dünyanın ulusları, hükümetleri, ve iktisatları, uluslar ötesi banka ve şirketlerin çıkarlarına hizmet edecek. Bu amaç için, halklar bağımlı kılınacak, karşıt sesler susturulacak, demokrasi, denetim ve gizli teşkilâtlar aracılığıyla rafa kaldırılacak. Nihâî amaç, tek dünya iktisâdı, tek dünya devleti, tek dünya parası, ve tek dünya dini. Hedefler arasında ABD’nin kendi siyasal hükümetinin de birkaç banka ve şirketin güdümüne alınması var.”

“Üçlü Kurul’un tasarıları, 1975’te Samuel Huntington’a yazdırdıkları ‘Demokrasinin Buhranı’ adlı kitapta belli oldu. Halkın, meclis, eyalet ve yerel hükümetlerde etkili olmağa başlamasından, demokrasi bilinci ve katılımının artmasından rahatsız oldular. Halkı tekrar tepkisiz, uyuşuk, kolay güdülür bir hâle getirmek istediler. İlginçtir ki, 11 Eylül’den sonra hem ABD, hem diğer çeşitli ülkelerde, olağanüstü durum bahanesiyle birçok özgürlük, demokratik hak kaldırılıyor.”

“Üçlü Kurul ve CFR, amaçları doğrultusunda, desteklediği vakıflara, eğitim ve araştırma kurumlarına bazı ‘çalışmalar’ ve yayınlar yaptırıyor. Bir yandan hayali düşmanlar yaratılıp dünya hâkimiyeti için harpler çıkarılırken, bir yandan da kitleler korkutulup ellerinden demokratik hakları ve özgürlükleri alınıyor. Birincisinin zeminini hazırlayan ‘Medeniyetler Çatışması’ kitabında da, ikincisine kamuoyu hazırlayan ‘Demokrasinin Buhranı’ kitabında da Samuel Huntington’un imzası var.”

Oktay Sinanoğlu

İNSANLIK İÇİN BİR BARIŞ VE ADALET BEYANNAMESİ

NSANLIK İÇİN BİR BARIŞ VE ADALET BEYANNAMESİ

İsviçre, Almanya gibi ülkelerden, küresel kıraliyetçilerin ettiklerinden tedirgin olan bazı aydın kişiler Mayıs 2002'de bir beyanname yayınlamışlar. Bu henüz bir taslak hâlinde. Batılı olsun, saldırıya uğramakta olan mazlûm ülkeler olsun, oraların vatandaşları ve halk kuruluşları tarafından incelenmesi, gerekirse ülkesine göre değişikler, ilâveler yapılması, kendi dillerine çevrilip ülkelerinde yayınlanması, imza toplanması isteniyor. Çeşitli Batı Avrupa ülkelerinden başka Slovakya'da, Çek Cumhuriyeti'nde, Lehistan'da (Polonya), Estonya ve Latviya'da bu şimdiden yapılmış. Beyannameden aktarıyorum:

1) Hiç bir devletin, başka bir devletin iç işlerine, anayasa ve hükümetlerine karışmasına izin verilmemelidir.

2) Aşağıdaki a, b, c, ç, ve d şıklarında belirtilenleri tel'in ediyoruz:

  • a) ABD ve Britanya'nın Afganistan ve Afgan sivil halkına karşı, uluslararası hukuku çiğneyerek ve vatandaşlarımızın arzusu hilâfına açtıkları savaş ve saldırıları;
  • b) Saldırgan hükümetlerin hukuk kuralları ve insanların eşit hakları ilkelerini rafa kaldırmalarını;
  • c) Barış ve insanlığı korumak amacıyla kurulmuş olan Birleşmiş Milletler gibi teşkilâtların sessiz kalmalarını;
  • ç) Tarafsızlık ilkesinin aksine, ve mutabakatımız olmadan "barış gücü" kuvvetlerinin saldırgan ABD emrinde kullanılmasını;
  • d) "küreselleşme" adı altında, ulus-devletlerin ulusal kaynaklarının, iktisâdiyatlarının birkaç uluslar-ötesi büyük şirket ve bankaya peşkeş çekilmesini.

3) Haksızlıklara uğramakta olan halkları, ulusları temin ederiz ki, bizler, hangi ülkeden olursak olalım,

  • a) Saldırganlar bizim adımıza hareket etmiyor.
  • b) Bizler, tüm insanların eşit haklar ve onurlarıyla yaşamaları gerektiğine inanıyoruz.
  • c) Ülkelerimizin tarafsızlık ilkesine uymasını talep ediyor, bize saldıran olursa kendimizi savunacağımızı, ancak hiçbir zaman başkalarına saldırmayacağımızı beyan ediyoruz. [ OS: Yâni Atatürk'ün 'Yurtta sulh, cihanda sulh' ilkesi!]
  • ç) Avrupa'da bir "tarafsız ülkeler bloğu" oluşturulmasını istiyoruz.
  • d) Saldırgan siyasetlere ve harekâta yol açan NATO gibi ittifakları reddediyoruz.
  • e) Hükümet ve meclislerimizin, saldırgan harplere katılmasına, bunu uluslarımızın, halkımızın irâdesi hilâfına yapmalarına karşı çıkıyoruz.

4) Onun için:

  • a) Her türlü savaş derhal durdurulmalı.
  • b) Birleşmiş Milletler aslî görevine, eşit ve bağımsız devletlerin bir kurultayı olmaya dönmeli.
  • c) Kızılay/Kızılhaç ve onların tarafsız insanî hizmetleri desteklenmeli.
  • ç) Dünya çapında "savaşa karşı vatandaşlar" birliği kurulmalı.
  • d) Ulusal iktisat ve servetlerin yağmalanması durdurulmalı. Gerçekten demokrasiyi uygulayan bağımsız yönetimler işbaşı edilmeli.
12 Haziran 2002
Oktay Sinanoğlu

RUHBİLİMSEL SAVAŞ

RUHBİLİMSEL SAVAŞ

En etkin savaşın ruhbilimsel savaş olduğunu hepimiz biliyoruz. Buna "ruhbilimsel" diyorum; Türkçe. "Pisikolojik savaş" demiyorum. [Tarzanca "pisi pisi" falân derseniz, kediler üstünüze atlar. Ayrıca "pisikiyatri" demeyelim; Türkçesi "ruhiyat". Bak ne güzel: İkisine de ayrı düzgün terim. İllâ da "pisi pisi"li Tarzan terimleri kullanmakta ısrar edenlerin üstüne yalnız kediler değil, ruhiyatçılar da atlar haa... "Dedesini İngiliz holiganı zannetmiş; müşteri çıktı" diye düşünerek.]

Evet, bazı ülkeler, ruhbilimsel savaş taktikleri kullanılarak içinden fethedilmiştir; tek kurşun sıkmadan. İlâveten, "kültür mühendisliği", "toplum mühendisliği" adlarını taktığım yöntemler de var. [Bunlar için Bkz. O.Sinanoğlu, "Bye-Bye Türkçe" ve "Hedef Türkiye" kitapları (OTOPSİ Yayınları, İstanbul, 2000-2002)].

Matematiksel biçime bile sokulabilecek bu yöntemler neden etkin? Çünkü insanların kafalarını, gönüllerini sömürgeleştirirsen, sonunda fabrikalarını, bankalarını, tarımını, en son da topraklarını alır götürürsün. İçerdeki özel işbirlikçiler sana yardımcı olur; geniş bir kesimin de karşı durmalarını sağlayacak melekeleri yıpratılmıştır; "gık" çıkarmayanlar çoğalır.

Bu yöntemler tarih boyu hep vardı; ama 20. yüzyılda iyice bilimselleştirildi. Birkaç ay önce bir dış ülkede duydum ki, orada bir "Özel Harekât ve Ruhbilimsel Savaş Evrenkenti" kurulmuş. Herkes için değil, o ülkenin bazı ordu mensupları için. Tabii evrenkent (üniversite) olunca, ("Tarzanca dershanesi"nden bahsetmiyorum; sâhici evrenkent), araştırma da ağır basar demektir. Demek ki, zaten yapılmakta olan araştırmalar daha da yoğunlaştırılıyor.

Ruhbilimsel savaşın en önemli iki aracı eğitim kurumları ve (ayarlı) basın-yayın; bunlara nüfuz edip kullanmak. Önemli oyunlardan biri de sözcük/kelime oyunları. Her sözcüğün, o dili kullananların tarihî ve kültürel birikimine bağlı bir çağrışım bulutu var. Bunu "Bye-Bye Türkçe" kitabında anlatmıştık. Hele öyle sözcükler vardır ki, o ülkedekilerde derin duygular uyandırır, onları harekete geçirir: "Vatan", "yurt", "millet" (ya da "ulus"), "Kuvayı milliye" gibi. Ruhbilimsel savaşta böyle sözcükler yıprandırılır, gözden düşürülür, hatta onlara sahte anlamlar yüklenir. Ülkülem (ideoloji) veya inanç ifâde eden kelimelere de bu özellikle yapılır. Türkiye'de son kırk yılda bu yöntem yoğun bir biçimde uygulanmıştır. Her ülkülemin içi boşaltılmış, onu temsil eden kuruluşlar sahtelenmiş, o ülkülemin hakikisini benimseyenler ezilmiş, maskeliler tepelerine oturtulmuştur. [Tabii bu yalnız Türkiye'de yapılmadı. Benzerleri son yetmiş yılda birçok Güney ve Orta ("Lâtin") Amerika ülkesinde görülmüştür].

Bahis konusu yöntemde yeni sözcükler, terimler, kavramlar da türetilir. Ve bunlar ayarlı basın-yayın yoluyla altı ay gibi kısa bir sürede halkın kafasına âdetâ dağlanmış gibi yerleştiriverilir. ABD, kendi halkı üzerinde de aynı oyunu sürekli sergiler. Tek sözcüğe şartlanmış "kamuoyu" sonra da başka ülkelere ihraç edilir. Bunun dünya çapında yoğun bir örneğini 1991'den itibâren gördük. Hâl-i hazırdaki Haçlı Seferi 11 Eylül 2001'de değil, önce ruhbilimsel savaşla 1991'de başlatıldı: "Kızıl tehlike" yerine "yeşil tehlike", "medeniyetler çatışması", "fundamentalist", ... . Aslında 1947'de türetilen "kızıl tehlike" de aynı cinsten bir kavramdı. Bu "tehlike"nin, ABD silâh sanayii harcamalarını kamuoyuna gerekli göstermek için (ayrıca diğer ülkeleri, içinden bölerek, veya ürküterek, ABD'nin, daha doğrusu "küresel kıraliyetçi"lerin boyunduruğuna sokmak için) en azından abartıldığını 1991'den sonra ABD yetkilileri ve CIA da itiraf ettiler.

Ruhbilimsel savaşla içinden fethedilmiş ülkelerde ilk yapılacak iş, ilk kurtuluş harekâtı, gönülleri, zihinleri sömürgeleştirilmiş halkın gönüllerini ve zihinlerini kurtarmaktır. Böyle bir kurtuluş savaşı da önce ruhbilimsel savaş silâhlarına karşı aynı cinsten silâhlarla savaşmayı gerektirir. İşte bu yeni kurtuluş savaşı Türkiye'de başlamış bulunuyor. Düşmanın savaşında ülkenin dilini yok etmek çok önemli bir yer tuttuğuna göre, dili yok etmenin başlıca yolunun da eğitim dilini Türkçe yerine Tarzanca yapmak olduğuna göre, bizim kurtuluş savaşımız da, çok yıllar önce, Türkçe eğitim ve bilim dilinin kurtarılması şeklinde başladı. Biliyorduk ki, Türkçe konusunda ülke çapında ulusal hassasiyet yeniden canlandırılırsa, Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığının, iktisâdının, ulus-devletinin, topraklarının korunması için şart olan ulusal hassasiyet de yeniden canlanır, ve giderek artar. Nitekim öyle de oldu. Şimdi, rehâvete kapılmamak şartıyla herkes sevinmelidir: Kurtuluş için gerekli bilinç ve Atatürk ruhu canlandı ve dalga dalga ve hızla ülkemizin her köşesinde gönüllerden gönüllere yayılmaktadır.

16 Mart 2002, Kocatepe-Ankara.
Oktay Sinanoğlu

YABANCI DİLLE EĞİTİM KURBANI ÖĞRENCİLERE ÖĞÜTLER

YABANCI DİLLE EĞİTİM KURBANI ÖĞRENCİLERE ÖĞÜTLER

Arkadaşım Bakkal Ali, birkaç yıl önce bir gün, üzülerek sıkılarak "Ah, sorma hocam, başka okul bulamadık, bizim Osman'ı Anadolu Lisesi'ne verdik." dedi. Halbuki kendisi, yabancı dille eğitimin ne mene bir saptırma; ihanet derecesine varan, ulusu câhil, düşünemez, bir de kimliksiz bırakma oyunu olduğunu iyi bilenlerdendi. Öyle ya, dünyanın, birkaç, iyice sömürgeleşmiş ülkesi hâriç hiçbir yerinde, kendi, çoğunluğun anadili olan resmî dilinden değil de bir yabancı dilden eğitim yapma diye bir düzen yok. Üstelik böyle bir "yabancı dil öğretme" yöntemi de yok. Niye mi? Elbette yok: İnsan aynı anda hem bir yabancı dili, hem de örneğin fiziği, kimyayı öğrenebilir mi? Sakın dış ülkelerde "Biz böyle öğretiyoruz" demeyin. Gülerler adama. Hem de zaten sıfırlatılmış ulusal itibârımız iyice beş paralık olur.

Anadolu Liselerindeki Azap

Birkaç ay sonra Osman'a rastladım. Osman, babası gibi çok zekîdir. Her şeye aklı erer. Ama baktım, üzgün, perişan. "Hayrola Osman" dedim. "Neyin var?"
Çocukcağız, "Anatolia (Roma İmparatorluğu'nun eski eyaletinin, sömürgesinin adı) Lisesi"nde derslerden çakıp duruyormuş. "Tarzan dilindeki derslerde ne hoca anlattığını anlıyor, ne biz bir şey anlıyoruz". "Fen konularına merakım vardı, şimdi tamamıyla soğudum. Nefret ediyorum." Okul olmuş bir azap. Üstelik çocuk kendisini, ulusal kimliğinden hızla arındırılmak için içine sokulduğu, bunaltıcı sıcak, arada üstüne özel kimyasal maddeler püskürtülen bir arıtma tesisine, "küresel kıraliyetçilerin" ülkeye hediyesi bir beyin yıkama hamamına girmiş gibi hissediyor.

Önce Türkçe Ders Kitabı

"Osman", dedim; "o işin kolayı var. Sen canını üzme. Şimdi git, okuduğun dersin muadili Türkçe bir ders kitabı bul (tabii bu artık kolay olmayabilir; artık sahaflara mı bakacaksın, ne yapacaksan. Çünkü, bir yandan Batı'nın küresel kıraliyetçileri etnikçi eğitim lâfları karıştırırken, Türkiye'de Türkçe ile eğitim nerdeyse kalmadı). Türkçesinden fizik mi, matematik mi iyice bir çalış. Gayet güzel ve derinine konuları anlayacaksın. Bol bol da alıştırma meseleleri çöz. Ancak böylece konu beynine mâl olur; yoksa ezberle bir iş olmaz. Ondan sonra, konuyu iyice bilince, yabancı terimlerini öğrenmen birkaç günlük bir uğraşıdır. Gider o ezbercilik, Tarzanca sınavlarını yapıverirsin, olur biter. Öbürlerinden farkın: onlar yalnızca birkaç kelime Tarzanca ezberlemişlerdir. Sen ise konular üzerine düşünebiliyor, sorgulayabiliyor, çözüm üretebiliyor olacaksın. Haydi bakalım."

Aradan bir yıl kadar geçti. Meğer Osman bizim sözleri ciddiye almış; dediğim tarzda çalışmış. Bir de baktık, Osman okul birincisi. Gençler, öğrenciler, kendi ülkesinde yabancılaştırılan, yabancı dayatmacıların, onların yerli maşalarının kurbanı küçük kardeşlerim: Size de aynısını öneririm.

Sessiz Direniş Hareketi Başlamalı

Tabii burada genel bir ilke var: Öyle veya böyle fethedilmiş, tepesine binilmiş bir ulus nasıl bir savaşıma yönelebilir? Kalelerine, ulusal kurumlarına, fabrikalarına, tersanelerine, limanlarına, topraklarına, ve de yabancı oyunlarına karşı bir ülkeyi koruması gereken "bağışıklık" dizgesine girilmiş bir ülkede sessiz ve akıllıca bir kurtuluş savaşına, onun için de önce bir direniş hareketine ihtiyaç vardır. Türkçe'nin yok edilmesi, halkımızın eğitimsiz, becerisiz ve düşünemez kılınması, ulusal kimlik ve egemenliğimizin elimizden alınması iç ve dış düşmanlarca dayatılıyorsa; ilk yapacağımız iş, her birimizin sessiz direniş hareketine başlaması, dolaylı yollardan Türkçe'mizi, ulusal kimlik ve kültürümüzü, dolayısıyla çocuklarımızın geleceğini koruma altına almamız olacaktır.

Öğrenim Ve Eğitimde Türkçe

Okullarda, evrenkentlerimizde (üniversitelerde) Türkçe ile eğitim ve bilim yasaklanıyorsa (adı henüz öyle olmasa bile, şimdiden fiilen öyle), her birimiz, öğrencimiz, velimiz, öğretim üyemiz sessiz direnişle el altından öğrenimini, öğretimini, Türkçe ile yapacak, yaptıracak. Öğretim üyeleri Türkçe ders kitapları yazacak, "sistem dışı" yayınlatacak, okutacak. Yabancı dil öğrenmek isteyenler; yazları, akşamları yabancı dil kurslarına gidin, yeteri kadar öğrenin. Unutmayalım, hepinizin mesleği tercümanlık, otellerde kabul memurluğu olacak değil ya. Ağırlığı, bir meslek, en azından geçer akça bir zanaat öğrenmeye verin. Herkes ciddi matematik (gerçek bilim dili bu; Tarzanca değil), bilgisayar yazılımcılığı öğrensin; üretici, yaratıcı, kendine güvenen onurlu gençler yetiştirelim. Uzun vâdede, tarihin derinliklerinden süregelen Avrasya Türk varlığının devamı ve hatta gittikçe güçlenerek yaşaması böylece teminat altına alınacaktır.

Oktay Sinanoğlu

ÖNCE BATININ İMLASINI DÜZELTELİM

ÖNCE BATININ İMLASINI DÜZELTELİM

"Yeni Dünya düzenci", "Küresel Kraliyetçi"lerin Türkiye'deki kuyrukları şimdi de Türkçe'nin güzelim imlâsını, yazısını bozmaya çalışıyorlar. Neden mi? Çünkü bunların derdi Türk olan her şeyi yok ederek, patronlarına ilelebet köle olacak, kimliksiz, onursuz, bağımsızlık duygularından yoksun bir insan kalabalığı yaratmaktır. Sadece son iki yılda Türkiye Cumhuriyeti'nin, Atatürk'ün esas ilkelerinin temellerine yöneltilen tasallûtları tek tek sıralamağa kalksak bu yazının boyutunu çoktan aşar.

Türkçe'nin yok edilmesi için yabancı dille eğitimin ana okullarına kadar indirilmesi, Türkçe ile eğitim veren evrenkent (üniversite) sayısının gitgide azaltılması, Türkçe ile bilimsel araştırma ve yayın yapılmasının YÖK'çe âdetâ yasaklanması, ortaöğretimde Türk edebiyatı derslerinin nerdeyse kaldırılması, ve şimdi de Türk yazı ve imlâsına topyekûn saldırı....

Önce bir örütbağ (internet) şirketi ile bir cep tel şirketi başladı. İlânlarını yarı İngilizce sözcüklerle verdikleri yetmiyormuş gibi bir de Türkçeleri İngilizce imlâsıyla yazar oldular: ç yerine ch, ş yerine sh , x'ler, q' ve w'lar... Derken, aşağılık duygusu içinde kıvrandırılan, herhalde Anatolia Liselerinde okuduklarından, başka bir işe yaramayacak Tarzan İngilizcelerini teşhir edip itibar göreceklerini zanneden zavallılar dükkânlarının üstüne "pasha", "dönerchi",... yazdılar. Sonra Bilgi Evrenkenti(üniversitesi)'nden Haluk Şahin devreye girdi. Efendim, Türk alfabesine q,x, w ilâve edilmeliymiş. Herhalde bütün bunlar resmî dilimizin İngilizce yapılmasına birer hazırlık.
"Milli" Eğitim Bakanlığı da boş durur mu? Meğer, daha 1997'de hazırlattıkları, ilkokul öğretmenleri rehber kitabında, çocuklara Türk alfabesi öğretilirken q, x, w'nin de harflerimiz arasında öğretileceği yazılıymış Şimdi sorarım size: Birbiriyle ilgisi görünüşte olmayan böyle değişik kanallardan aynı saldırıların olması tesadüf olabilir mi? İhtimaller hesabına sığmayacak bir durum. Öyleyse? Haa, demek ki göze görünmeyen alınmış bir temel karar, ve onu uygulamakla görevli, bir yerde eşgüdümleri sağlanan birileri var. O "yer"in ne olduğunu siz tahmin edin.

Ey, İngiliz Muhipleri Cemiyeti'nin güncelleştirilmiş uzantıları! Siz onu bırakın da önce şu Batı'nın bozuk imlâsını düzeltelim. Bir dil için en uygun yazının nasıl olması gerektiği hakkında birkaç matematiksel ölçüt koyabiliriz:
1) Her ses için bir harf, her harfe tekabül eden tek ses olmalı ("bire bir"lik ilkesi).
2) Bir dilin tüm şive ve hattâ lehçeleri için bir standart seçilip yazı ona göre belirlenmeli. Şivelerden gelen ufak tefek ses ayrıntıları standart yazıya girmemeli.

Bu kurallara göre yazının dil için en tutumlu (iktisâdî) olması da sağlanmış olur. Demeli, bir ses için iki, üç harf gereksiz kılınmalı. Seslendirilmeyen harfler yazıda olmamalı. [Burada yalnızca Latin harflerini esas alan yazılardan bahsedeceğiz. Çince, Japonca, Korece gibi resim-öge- yazı kullananlar, ayrıca Kiril, Arap, Fars, Osmanlı-Türk, İbrani, Sanskrit, vb. yazıları konumuzun dışında].

Şimdi bu ilkelere göre Türkçe'ye, bir de Batı dillerine hele bir bakalım:
Atatürk'ün önderliğinde konmuş olan alfabe ve imlâ/yazımız Türk dilleri için tam bir mükemmellik gösteriyor: Bire bir, ne fazlası, ne eksiği var ( bunu derken, â, û, î'deki inceltme /uzatma simgesini de katıyoruz. Bu (^) şapkaların son yıllarda bazılarınca düşürülmesi de Türkçeyi önce küçük düşürmek, sonra da yok etmek gayeleri yolunda atılan bir adım).

Türk yazısı bilgisayar için de en uygun yazı (bunu yıllardır diyorduk; şimdi yabancı bilim adamları da söylemeğe başladı). Elbette bilgisayar için yazı iktisâdî olmalı; kim lüzumsuz harfler için fazladan tuşlamak ister? Ayrıca, bilgisayarın, tuşlar yerine sesli komutlarla çalışması, yazıları seslendirmesi gibi gelişmeler Batı dilleri ve yazılarında çok zorluklar çıkardığı hâlde, Türkçe'de çok daha kolay gerçekleşecek. Bizim yetenekli bilgisayar mühendisi gençlerimiz bu konularda çalışmalı, geliştirecekleri bilgisayar yazılım ve donanımlarını da tüm Avrasya Türk ülkelerine yaymalı, pazarlamalı. Hep Batılının öncülüğünü bekleyecek değiliz ya.

Gelelim şu çok şeyi bozuk Batı'nın bozuk yazı ve imlâlarına "ş" harfi Almanca'da "sch" ile, İngilizce'de "sh" ile gösteriliyor. "f" yerine bazan "ph". Onun gibi bizim "ç" çoğunda "ch". Gereksiz, fazlalık harfler zengini Batı. Ayrıca İngilizce ve imlâsı tam bir felâket. "i" bâzen "ay" , bâzen "i" okunuyor. Genellikle hangi harfin ne okunacağı belli değil. Böyle bir imlâ çocuklara nasıl öğretilir? Her yazılı sözcüğü ayrı ayrı ezberleterek. Onun için de çoğu Amerikalı en basit sözcüklerin bile nasıl yazılacağını bilemez. Tam bir keşmekeş. Kendi anketlerine göre ABD ortaöğretiminden geçenlerin %65'i dosdoğru okuma yazma bilmiyor ( ne güzel değil mi? Böylesine cahil halk, orada da ayarlı olan basın-yayının her dediğini yutar). Halbuki Türk yazısı ile, harflerden heceleri, hecelerden sözcükleri okumak, her yazılanı doğru okumak, her söyleneni aynen ve doğru yazmak birkaç haftada öğretilebiliyordu (askerde bile). Şimdi ne oldu? Amerikan danışmanların telkini (belki de dayatması) ile olacak, bu düzenden vazgeçilip, sözcükleri birer resim gibi görsel ezberletme yöntemi gelmiş..[Bazı hastalıklar vardır ki, hasta bunu başkalarına da bulaştırma ihtiyacı hisseder. Amerika'nın bir derdi de bu herhalde].

G. Bernard Shaw, "Pygmalion" temsilinin önsözünde İngilizce imlâsının rezilliğinden yakınır durur. O yıllarda İngiltere'de İngiliz imlâsını düzeltmek için de bir hareket vardı. Beceremediler. Anlaşılan iş, bizim Anglo-Sakson Muhiplerine düşecek. Ne olur; bizim dünyaya örnek olacak ülken imlâ ve yazımızı bozmaktan vazgeçin de, şu yılıştığınız İngiliz/Amerikan efendilerinize bir iyilik edin: Önce onların imlâsını düzeltiverin!

Oktay Sinanoğlu

HAZIRLIK SINIFI NEYE HAZIRLIK?

HAZIRLIK SINIFI NEYE HAZIRLIK?

Tüm evrenkentlerin (üniversitelerin) yabancı dille eğitime geçirileceğini, Türkçe ile eğitim yapan hiçbir eğitim kuruluşunun bırakılmayacağını yıllar öncesinden yazıyor, yurdun her tarafındaki konuşmalarımda söylüyordum. Bu tahminin maalesef doğru olduğunu her geçen gün biraz daha gösteriyor.

Türkçe ile eğitim veren evrenkentlere önce bir "hazırlık sınıfı" koyuyorlar. Arkasından, eğitimin "sadece %30'u İngilizce [yâni Tarzanca] olacak" deniyor; sonra bu arttırılıyor. Geçen yıl Konya, Selçuk Evrenkenti'ne hazırlık sınıfı konmuş. Altı yedi yıl evvel, hem de rektörün "buranın dili Türkçe kalacak" dediği bir sırada Yıldız Teknik Evrenkenti'ne hazırlık sınıfı konmuştu. Bir sonraki rektör de, hiç olmazsa bana, eğitim dilinin Türkçe kalacağını söylerken, bir yandan da hocalara derslerin %30'unun İngilizce olacağını bildiren tamimler geliyor, "Hangi dersi İngilizce olarak vermek istersiniz?" diye soruluyordu.

Hâl-i hazırdaki YÖK başkanının, mevkiine geldiğinde, ilk icraatının Karadeniz Teknik Evrenkenti'ni İngilizce dilli yapmak olmuş diye duymuştum. Türkiye'nin 250 yıldır önemli bir kalesi olan İstanbul Teknik Evrenkenti'ne de, şimdiki rektör atanır atanmaz, hazırlık sınıflarına ilâveten önce gene %30 diye başlayan İngilizce ile tedrisat kondu. Duyduğuma göre, Amerika ve İngiltere'den de meslek dersleri vermek üzere yabancı öğretim üyeleri getiriliyormuş. Halbuki, eski Sovyetlerde gayet iyi yetişmiş Türk dünyası ve Avrasya'nın değerli bilim adamları bulunuyor. Herhalde bu değerli insanlar, İngilizce yerine, ikinci dilleri olarak Rusça bildikleri için tercih edilmiyorlar.

Geçenlerde aldığım bir habere göre, eğitim dili Türkçe olan Mersin Evrenkenti'nin idaresi de YÖK'e, hazırlık sınıfı koyma izni için başvurmuş. Yanıt, "şu an yabancı dilden eğitime karşı geniş bir tepki oluştu. Sırası değil." olmuş. İnşallah bu haber asılsızdır, ama pek sanmam asılsız olacağını. İşte tüm evrenkentler bu yolda. Özellere gelince: Hepsinin [Maltepe Evrenkenti hâriç. Kendilerini kutlarım.] eğitim dili İngilizce. Çoğunda İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümleri de var, ama Türk Dili ve Edebiyatı bölümleri yok. Demek ki bunlar tamamıyla yabancı evrenkentler. Zaten bazılarının Amerikan, İngiliz evrenkentleriyle açıktan veya sessizce bağlantıları var. Derslerde Hıristiyanlık propagandası yapıldığını da öğrencilerden haber almaktayız. Peki, böyle gayri millî, bozguncu etkinliklere karşı devletin bağışıklık kurumları nerede?

Dahası var: Tüm liseler dört yıllık olacak, yâni hepsine hazırlık sınıfları konulacakmış. Öyle bir haber aldık. Büyük ihtimalle doğrudur. Gerekçe de şuymuş: Efendim, bu suretle Anadolu (yâni Roma eyaleti "Anatolia") Liseleri ve kolejlerle eşitlik sağlanacakmış. Demeli, bir toplulukta bazı kişilere virüs bulaşıp hastalanmışlarsa, eşitlik olsun diye herkese virüs bulaştırıp hastalandıralım! İşe bak. Herhalde sorsan, "Atatürk'ün Tevhid-i Tedrisat Kanunu'na da böylece uyum sağlayacağız" demekten utanmazlar. Vah Türkiye'm vah! Vah Atatürk'ün ruhu vah!

1953'te Türk okullarında İngilizce ile eğitimin başlatılıp yaygınlaştırılmasından beri eğitim niteliği hızla düşmüş, bugün eğitim her düzeyde âdetâ sıfırlanmıştır. Yalnız ben mi diyorum? Hayır. Eğitimin durumundan herkes şikâyetçi. Yabancı dille eğitim yapan liselerin, evrenkentlerin öğrencilerinden, mezunlarından, öğretmenlerinden, velilerden, hattâ bazı idarecilerinden yüzlerce e-mektup alıyorum. Herkes yakınıyor. Türk'ün Türk'e Tarzanca konuşmasındaki haysiyet, onur kırıcılıktan öte, kimse bir şey öğrenemiyor. Birkaç şey ezberleyip mezun olanlar, meslekle ilgili iş de bulamıyorlar. Avrupa'da iş bulacaklarını sananlar da avuçlarını yalayacaklar: oraların kendilerinde işsizlik var. Yabancı düşmanlığı da cabası. Üstelik Avrupa'nın, şu perişan İngiltere dışında, dili de İngilizce değil ki. Daha yeni Amsterdam'da idim: Tek kelime İngilizce göremiyorsun. Mâmullerinin üstünde sadece Hollanda dilinden yazılar; İngilizce'si hiç yok. "Avrupa Birliği'ne gireceğiz de..., onun için eğitim dili İngilizce olmalı" [AB'ye kim girmek, kim almak istiyorsa...] terânesi tam bir yalan. AB'nin dili İngilizce falan değil. Öyleyse neden İngilizce? Küresel kıraliyetçiler Türkiye'yi tasfiye etmek için öyle öngörüyor da ondan. Onların yerli kuyrukçukları gizli cemiyetlerin çoğu İngiliz, Amerikan bağlantılı.

Hazırlık sınıfı neye hazırlık? Ülkedeki her bireyin 250 kelime Tarzanca'dan başka bir şey öğrenememesi, Türk kimliğinin yok edilip ulus-devletin tasfiye edilmesine hazırlık. Milletvekillerine (Amerikalılarla daha iyi anlaşabilsinler diyeymiş!) İngilizce kursları açılıyor. Devlet dairelerinde İngilizce yazışmalar başladı. Tüm bunlar resmî dilin İngilizce yapılmasına hazırlık izlenimi veriyor. Bir de "Kürtçe eğitim"den bahsediyorlar? Peki, kendini Türk addedenlerin eğitimi ne olacak? Türkçe eğitim kalmıyor ki.

Bütün bu olanların karşısında Türkiye'nin dört bir bucağında "Büyük Uyanış" başlamıştır. Türkçe'nin yok edilmesi için sessiz sedâsız çıkarılan kararlara imzayı basan birkaç kişi artık telâştadır; uykuları kaçıyor. Onlara böyle önemli kararları alma, oldu bittiye getirme yetkisini kim verdi? Elbette halk vermedi. Şimdi artık kendilerine binlerce faks (belgegeçerden), binlerce te'lin e-mektubu yağmaktadır. Yabancı dille eğitim anayasaya aykırıdır, Atatürk'ün en temel ilkesine aykırıdır. Hukukçular toplu hâlde, suç duyurularında bulunmağa, dâvâlar açmağa hazırlanmaktadırlar. Biraz geç oldu ama, nihayet Türk, kendi insan haklarına, kültür, eğitim haklarına, bağımsızlığına, şerefine, mutlu geleceğine sahip çıkmaya başlamıştır.

1 Mayıs 2002, Yollarda.
Oktay Sinanoğlu

EĞİTİMİN AMACI

EĞİTİMİN AMACI

Eğitimin amacı, insanı, hem kendisi, hem de toplumu için değer yaratacak düzeye getirmek olmalı. Eğitimin ikinci gayesi ise, bir ulusun geçmişi ile geleceği arasında köprü kurmaktır. Yoksa onu kimliksiz, kişiliksiz, bilinçsiz ve darmadağın, ortak bir değerler dizgesinden yoksun bir kuru kalabalığa dönüştürür, değil mi ya? Örneğin bizim en az on bin yıllık, yalnız siyasi değil, uygarlıklar yaratmış ve Batı'ya defalarca götürmüş bir tarihimiz var. ["On bin yıl ve daha da eskisi için, meraklısına, Kâzım Mirşan'ın buluşlarını açıklayan, Kaynak Yayınları'ndan Halûk Tarcan'ın "Ön-Türk Tarihi" kitabı önerilir].

Asya Kökenli Avrasya Ulusuyuz

Ve biz Asya kökenli bir Avrasya ulusuyuz. Eğitim, nesillerimize bu geçmişin bilincini vermezse, çok kısa bir uygarlık tarihi olan Avrupa'ya (ya da Amerika'ya) yamanmayı kendisine ülkü edinen, bağımsızlık duygusunu yitirmiş, kendi hedefleri, siyaseti olmayan, yabancıların çıkarları için çalışmaktan medet uman sözde aydınlar ve hatta yöneticiler yetiştiririz. Hâlbuki hem Asya'nın, hem Batı'nın ne olduğunu iyi öğrenir, idrak edersek, Asya kültürlerinin yüceliği karşısında, Batı'nın yüzeysel yaldızı bize artık parıltılı gelmez, Batı'nın bize musallat ettiği aşağılık duygusundan da kurtuluruz; yüzümüzü Doğu'ya, Doğu önderliğindeki bir Avrasya'ya dönmek gelir içimizden.

1950'lerde Gelen Yabancı Danışmanlar

Eğitimin, son yirmi yılda geldiği şu hâle "eğitim" demek mümkün mü? Hâlbuki 1950'lerde yabancı "danışmanlar" iyice devreye girinceye kadar Türk ortaöğretimi dünyadaki en iyilerinden biriydi; o zamana dek hâlâ Atatürk'ün milli eğitim anlayışına göre yürümekteydi. Sonra bozdular, önce yavaş yavaş; son yıllarda ise son sürat sıfırladılar eğitimi.
Şu hâle, yeni bir gözle hele bir bakın: Öğrenci bir okula yazılıyor, ama derslere girip bir şeyler öğreneceğine, en önemlisi düşünme alışkanlığı edineceğine, dershane kapılarında, gece gündüz, hafta sonları perişan oluyor. Neden? Çünkü konuların ruhu yerine, birtakım, ezberciliği teşvik eden sınavları geçme taktiklerini öğrenecek. Adları alfabe çorbasını andıran giriş sınavları, mesele çözme, düşünme, düşündüğünü iyi ifâde edebilme yeteneklerini ölçen sınavlar yerine, A, B, C,... şıklarından birini işaretleten sınavlar. Amaç herhangi bir evrenkente (üniversiteye), herhangi bir dalda kapağı atmak. Öğrencinin ne için ve nasıl bir meslek edineceği önemli değil. Öğrencilerin ancak %10 kadarı, istediği, sevdiği bir dala girebiliyor; onun, dolayısıyla ülkenin, kaderini işte o alfabe çorbası sınavlar belirliyor. Bu, yirmi yıldır böyle gittiğine göre, demek ki ülkemiz %90 yaptığı işten, mesleğinden nefret eden insanların elinde. [Gerçi, insanlara zâten liyâkatlerine göre iş verilmiyor ya; birinin hısımı, ya da hemşerisi olacaksın, çömezlik yeteneklerin gelişmiş olacak. Hele hele yükselmen için, seni, ucu dışarıda, beşinci kol "Muhip" cemiyetleri üyeliğine uygun bulmalılar. Vatansever değil, "vatansatar" olabilmelisin.].

ABD ve AB Mallarını Pazarlayacak!

Evrenkent öğrencilerine hep sorarım: Örneğin, "Fiziğe merak sarmıştın demek, fizik bölümüne girdin". Aldığım cevaplar genelde şu mealde olur: "Yok canım, ben diplomamı hele bir alayım, fizikle falan uğraşacak değilim. Ticaret yapacağım [ ABD, AB mallarını pazarlayacak anlaşılan. Başka, üretici meslekler kalmadı ki artık; ne fabrika kaldı, ne, az da olsa araştırma, ne yerli üretim].
Velinin derdi: "Oğlum falanca evrenkentte okuyor" diyebilmek. Toplumuna yabancılaşmış "üst tabaka"dan ise, "Oğlum, Amerika'da mastır yapıyor" diyebilmeli; arada bir ana baba [Noel tatilinde] oğulcuklarını ziyaret etmeli. Oğul, ne için, nasıl bir yerde okuyor fark etmez.
Öğrencinin derdi de, dostlar alışverişte görsün kabilinden bir diploma alabilmek. Zâten sonra, ömür boyu tek bir kitabın kapağını bile açmayacak. İşte ulusal hedefleri olmayan bir ülkenin bireyleri de böyle olur.
Aksaklığın tanımı daha bitmedi. Şimdilik bu kadarını diyelim, ötesini, ve de peki, bu perişan eğitim düzenimize ne yapılması gerektiğini de sonraya bırakalım. Yeni ufuklar dileğiyle.

17 Ocak 2002
Oktay Sinanoğlu

ATATÜRK BİLİM VE EĞİTİM DİLİ HAKKINDA NE DEMİŞTİ?


Bağımsızlık ruhunun temelinde kimlik bilinci, kişilik, onur/haysiyet duygusu ve özgüven yatar. “Bağımsızlık benim karakterimdir” diyen Atatürk onun için halkımızın kimlik, kişilik, onur ve özgüveni üzerinde durdu. Kafalar, gönüller bağımsız olmadan, ülkenin ne iktisâdı, ne savunması, ne de dış siyaseti bağımsız olabilirdi.

Atatürk “Türk Kimliğini” Türkçe ile tanımlamıştır. Onun için de Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki temel dâvâsı Türkçe’yi, dolayısıyla Türk kültür ve kimliğini yabancı boyunduruklardan korumak, bunun için de eğitimi her düzeyde Türkçe ile yapmak, halkın yabancı dille, (yâni yabancı misyoner türü) eğitime özenmesini önleyecek tedbirler almak olmuştur. Bakınız Atatürk bu konularda neler diyor:

  • “Türk demek Türkçe demektir; ne mutlu Türküm diyene.” (meğer meşhur sözün birinci kısmı da varmış! ).

  • “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin gelişmesinde başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin. -Ülkelerini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” [ve tabii korumalı]

  • “Kat’î olarak bilinmelidir ki Türk milletinin millî dili ve millî benliği bütün hayatında hâkim ve esas olacaktır.” [Elbette “bütün hayat”tan kasıt siyaset, hukuk, teknik, bilim, eğitim, sanat, tıp, kültür ve edebiyattır; hayatın her yüzü.]

  • “Batı dillerinden hiçbirinden aşağı olmamak üzere, onlardaki kavramları anlatacak keskinliği, açıklığı haiz Türk bilim dili terimleri tespit edilecektir.” (Atatürk bizzat kendisi bu dâvâ uğruna çalıştı. Bugün askerlikte olsun, matematikte olsun kullandığımız birçok terimleri Türkçenin derinliklerinden çıkarıp bize armağan etmiştir. Altmış beş yıldır bu konuda çok ilerleme kaydedilmiş, her yeni bilimsel kavram tam Türkçesiyle ifâde edilebilir konuma gelinmişken ne hikmetse şimdi bazı odaklar bu gelişmeyi ve Türkçeyi hızla yok etmekle uğraşıyor.)

  • Daha 1924’te: “Millî eğitimin ne demek olduğunu bilmekte hiçbir tereddüt kalmamalıdır. Bir de millî eğitim esas olduktan sonra onun lisanını, usûlünü, vâsıtalarını da millî yapmak zarûreti münâkaşa edilemez.”

  • 1938’de, vefatından az önce: “Türlü bilimlere ait Türkçe terimler tespit edilmiş, bu suretle dilimiz yabancı dillerin tesirinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır. Bu yıl okullarımızda tedrisatın Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olmasını kültür hayatımız için mühim bir hâdise olarak kaydetmek isterim.”

  • Ve nihayet Türk bilimci ve eğitimcisine şu vasiyeti: “Bakınız arkadaşlar, ben belki çok yaşamam. Fakat siz, ölene dek Türk gençliğini yetiştirecek ve Türkçe’nin bir kültür dili olarak gelişmeye devamı yolunda çalışacaksınız. Çünkü Türkiye ve Türklük, uygarlığa ancak bu yolla kavuşabilir.” (Atatürk’ün sözlerinin kaynağı ve ilâve bilgiler için: Bkz. O. Sinanoğlu, “Atatürk ve Türk Bilim Dili”, Bilim ve Teknik, sayı 59, sff. 8-11, Ekim 1972).

    Görülüyor ki, Atatürkçülükle, yabancı dilden eğitim, Hıristiyan misyoner okulu modeli demek olan “kolej” (veya benzeri “Anadolu lisesi”) yanlısı olmak kesinlikle bağdaşmaz. O halde Atatürkçülere bugün, her zamankinden çok, büyük bir görev düşüyor: Türkçe bir iki nesil sonra yok olmadan yabancı dille eğitime son verilmeli, onun yerini yabancı dil takviyeli Türkçe Fen liseleri veya Ülken (“süper”) liseler düzeni almalı. Türkçe bilim ve teknik yayınları (telif ve tercüme, dergi ve kitaplar) Devlet ve çeşitli kuruluşlarca teşvik edilmeli. Unutulmamalı ki, Türk Devleti’nin birinci görevi Türk adının, kimliğinin, onun için de Türkçe’nin ilelebet yaşamasını sağlamaktır.
    Oktay Sinanoğlu
  • GÖÇEDEN TÜRKLER

    Geçen gün Avustralya'dan bir bey telefon etti. Aydın, kültürlü bir bey olduğu besbelli. Orada Türkçe radyo yayınları yapıyormuş; bulunduğu yerde 60–70 bin Türk varmış. Telefonla yarımşar saatten iki tane söyleşi yaptık. Sorular çok güzel hazırlanmış. Bey'in Türkçe'si de mükemmel.

    Sorulardan biri, oradaki Türklerin kendilerini içinde buldukları bir ikilem üzerine sormak istedikleriydi: Bir yandan yabancı ülkeye uyum sağlamak, orada çalışmak zorundalar; bir yandan da çocuklarının yabancı olarak yetişmesi ihtimalinden endişeliler; Türk kimliklerini ne kadar korumalılar? Tabii böyle bir sorun hissetmeleri bile iyiye alâmet. Öyle ya, özellikle ABD'deki bazılarının böyle bir sorunu yok. "Biz Amerikalılar" diye Tarzan şivesiyle konuşanlarına, bazı da Türkçe hiç konuşmak istemeyene ara sıra rastlamışımdır (ama çok şükür az).

    Radyo söyleşisinden bir hafta sonra kendimi Hollanda'da buldum. Bir çok Türk dernekleri var; Sovyetlerin dağılışının onuncu yılında Türk Dünyası'nın durumu, sorunları, Türkiye ile ilişkileri, ortak Türkçe, ortak yazı gibi meseleler üzerine bir toplantı düzenlemişler. Türkiye'den de bir kaç konuşmacı. Bir tek Büyükelçi katılmamış; efendim, kendisi ancak konu Türkiye-Hollanda ilişkileri olursa katılırmış. [Bu Dış İşleri Bakanlığı'nın artık iyice bir gözden geçirilmesi lâzım. Önceki yıllarda, ABD'de ve Almanya'da, yalnızca Türklerin bulunduğu toplantılarda herkesin İngilizce konuşmalar yaptığını, böyle olsun diye oralardaki konsolos ve elçilerden Türk derneklerine yazılı tâmimler gelmiş olduğunu yazmıştım (Bkz. O. Sinanoğlu, "Hedef Türkiye", Otopsi Yayınları, İst. 2002). Düşünün, Almanya'da bile İngilizce! Neden? Küresel Kıraliyetçilerin planına uyum sağlamak için olacak.]

    Ertesi gün Rotterdam'daki başka bir Türk derneğinin konuğu olduk. Duvarlarda İbn-i Sina, Birûnî, Harezmî gibi büyük Türk bilginlerinin, matematikçilerinin resimleri. [YTÜ'nün matematik bölümünde de bir gün, yabancı büyük matematikçilerin resimleri yanı sıra bizimkileri de görürüz inşallah.]. Öbür yanda Hacı Bektaş Veli'nin tasviri. Hârika çiğ köfteler, dönerler yendikten, konuşmamızı da yaptıktan sonra âmâ Âşık Efe ozan aldı sazı eline, türküler yaktı. Kendimi Türkiye'den fazla Türkiye'de hissettim. Orada doğmuş büyümüş gençler bile gayet güzel Türkçe konuşuyor. Hem Hollandalı'lar, hem de sonuna kadar kimliklerine sahipler. [Türkiye'deki tatlı su küresel kıraliyetçi kuyrukları utansın.]

    Bir ülke ulusal hedeflerini kaybeder, eğitim düzeni sıfırlanır, iktisadı çökertilir, açlık baş gösterirse, yurtdışına muhaceret artar. Yurtdışına göçmek zorunda kalanlar elbette bulundukları ülkenin yasalarına uyacaklar, toplumun kurallarına, kültürüne saygı gösterecekler, yaptıkları işin en iyisini yapacaklar, çevrelerindeki o ülke insanları, aralarındaki Türkleri örnek insanlar olarak görecek, gösterecek. Amma, nerede olurlarsa olsunlar göçmenler Türk kimliklerine sımsıkı sarılacaklar, aralarında bazı görüş ayrılıkları da olsa birlik olacaklar, çocuklarına mutlâka Türkçe'yi, Türk tarihini, geleneklerini, Türk edebiyatını öğretecekler. Şimdi yurtdışındaki Türklerin de "Büyük Uyanış"tan nasiplerini aldıklarını görüyor, ana yurtlarını hiç bir zaman unutmayacaklarını, ona daima destek olacaklarını biliyoruz. Selâm olsun hepsine.

    25 Mayıs 2002; Rotterdam.
    Oktay Sinanoğlu