DEVLETTEKİ YENİ BÂB-I ÂLİ
“Gözden Ciğer Muayenesi”
Konuşma başladı. Konuşurken gözlere bakıyorum. Benim “gözden ciğer muayenesi” kendiliğinden devreye giriyor. Türkiye’nin her tarafında her kesimden halka, kalabalıklara konuşma yaparken, “ciğer indeksi” başlangıçta nasıl görünürse görünsün, bir süre sonra gözler parlamaya başlar. Uzaktan aramızda iletişim kurulur. Sonunda kaynaşırız. Yıllardır bu böyle.
Konuşma ilerledikçe bazı gözler parlamaya başladı. Ama hayret, sahte Avrupa Birliği, sahte küreselleşme kılıfları altında Türkiye’nin başına örülmekte olan çorapları biz anlattıkça, haylisi oturdukları yerde kaykılmaya, gözleri donuklaşmaya başladı. Halktan, sahteleşmemiş aydınlardan farklı bir ortam; onlar coşar. Konuşmayı, mümkün olduğu kadar kibarca, kısa kesip kürsüden indim.
Önce ve sonra bazıları ile çay içip sohbet ediyorduk. Biri, “Ben Mişigan’da bir yıl bulunurken…” diye başlayıp benimle Amerika hasretini gidermeğe çalışıyor. Bir diğeri: “Ben İngiltere’de iken …”. Türkiye’nin, dünyanın sorunlarına söz bir türlü gelemiyor. Gelir gibi olursa, biri “Ama dünya küreselleşti …” diye başlayıp kesip atıyor. Allah Allah, bu kafadaki insanlar, IMF’ye, AB’ye toz kondurmayanlar, nasıl olmuş, beni davet etmişler diye merak ettim. Kabul etmeden önce hep sorarız ama bu sefer sormamışız. Meğer, çalışanların “ufukları açılsın” diye böyle konuşmalar düzenlerlermiş; benden önce çağırdıkları arasında “Ertuğrul Özkök, Taha Akyol, Kemal Derviş, İsmail Cem,…” varmış. (Ufukları iyice açılmıştır).
Eksik olmasınlar; beni de, kitaplarımızı okumadan çağırmışlar. Kendilerine teşekkür ederiz.
1946’da İkili Anlaşmalarla Olanlar Oldu...
Tabii konu sadece bir kuruluş değil. Devletin bu kurumlarına eskiden “Bâb-ı âli” denirdi; yâni “Büyük Kapı”. “Devlet kapısı” gibi tâbirlerle halk arasında o kavramın izleri hâlâ yaşıyor.
Peki o Bâb-ı âli’ye ne oldu? 1946’da olan oldu. ABD ile 1946’da yapılan ikili anlaşmaların içeriğinden yıllarca kimsenin haberi olmadı. 1973’te Rahmetli Haydar Tunçkanat ikili anlaşmalar hakkında bir kitap yayınlamış, ama kitap ortalıkta görünmüyordu. (Kitap yakınlarda yeniden basılmış sanırım). İki yıl evvel, birlikte katıldığımız bir açık oturumda Sayın Metin Aydoğan, millî eğitimin de, ikili anlaşmalardan biriyle nasıl teslim edildiğini anlatmıştı (kitaplarına da koymuş; Otopsi yayınlarından). ABD Büyükelçisi başkanlığında (oyu çift sayılıyor; dolayısıyla hep ABD’nin dediği oluyor) 8 kişilik bir kurul, ABD’ye Türkiye’den kimlerin gönderilip getirileceğine karar verirmiş. Milli Eğitim’de sonradan yetkili olan pek çok kişi o tezgâhtan geçti. Hiç unutmam, 1974-75’te, sendikalara bülbül gibi şakımaya benzer bir tarzda nutuk atan, halkın “gominist” dediği bir M.E. bakanının yanında sarmaş dolaş bir Amerikan görevlisi olurdu. ABD “telkinli”, İngilizce ile eğitim yapan yeni “Türk” evrenkentlerinin kurulmasından pek memnundu. Eğitimci olarak yetiştirilen o zat ta bir yıl ABD’de bulunmuş; hâlâ (yirmi yıl sonra) 1950’lerin Amerikası havasından kurtulamayıp o dönemin kravat modasını bile devam ettirirdi.
İngiltere’de Perdahlama...
Birkaç yıl önce kaymakamların birer yıl İngiltere’ye gönderildiklerini, birer yıl İngilizce kursuna tâbi tutulduklarını duyduk. İşte birkaç hafta önce gördük ki, “Bâb-ı âli”nin sâir yüksek memurîni de aynı perdahlamadan geçiriliyor. Amerika veya İngiltere; peki, niye birkaç ay Japonya, Fransa, veya Çin değil? Niye, dünyanın, Batı’nın hâlâ inceleyip örnek almağa çalıştığı ünlü Osmanlı Türk devlet idârî düzeni öğretilmiyor. İdarecilerin ufku genişleyecekse dünyadaki, ve geçmişteki çeşitli düzenleri araştırıp tarihimize, kültürümüze, toplumumuza özgü bir düzen tasarlamaları gerekmez mi? Yoksa amaç, sâdece yüzeysel bir “Amerikanofil”cilik, bir Anglo-Sakson muhipçiliği mi yaratmak (ya da olanını tahkim etmek)?
ABD’den “Tohum Parası”
Çeşitli kurumlarda (istisnâî vatanseverleri tenzih ederiz) bu yönlendirme havasını gördük. İlk başlarda gönderip getirmelerin az bir masrafını ABD “yardım” fonundan karşıladı. [Bir işi başlatmak için harcanan ilk ufak paralara ABD’de “tohum parası” (“seed money”) denir. “Kaz gelecek yerden tavuğu esirgeme” misâli.] Ama sonradan masraflar Türk Milleti’nin sırtından çıkmıştır. (Bir hesaplayın: Birkaç milyar dolar eder). Bize faydası mı var, zararı mı?
Yoksa bizim Bâb-ı âli , yâni “Büyük Kapı” yerine “Big Door” mu geçirilmek istendi, isteniyor?
Oktay Sinanoğlu
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder