28 Ekim 2007 Pazar

BİLİM VE TEKNİKLE KALKINMA SEFERBERLİĞİ İÇİN

BİLİM VE TEKNİKLE KALKINMA SEFERBERLİĞİ İÇİN

Önce evrenkentler düzelecek (Bkz. Medrese, Dâr-ül Fünun, Üniversite, Evrenkent); öyle ya hâl-i hazırdaki evrenkent, daha doğrusu “çömez yetiştirme kurumu (ÇÖYEK) ve Tarzanca dershanesi (TARDER)” düzeniyle ne dosdoğru bir yüksek öğretim, ne de göstermelikten öte gerçek araştırma oluyor. Halbuki, ülkenin iktisâdî kalkınması, halkın refahı, insanların özgüvenini kazanması, Batı’nın sâdece bilinçsiz bir pazar yeri olmaktan çıkmamız, hepsi hepsi kendi bilim ve tekniğimizi geliştirmemize bağlı.

Ülkemizde gittikçe artan işsizlik sorunu var. Bu kendi beceriksizliğimizden olmadı. Yetişmiş değerli bir beyin gücümüz aslında var. Ama, gerçekler, hele vatanseverse, böyle ülkelerde bir kenara itilir, sahteler, “muhip” ve işbirlikçi oldukları için kilit noktalara konup, ulusal gelişmeleri önlemek için tıkaç vazifesi görürler. İlk yapılacak iş bu melânet kıskacını kırmak.

İşsizliğin bir boyutu da diplomalı işsizlik. Her yıl evrenkente giriş sınavlarını alıp da kazanamayan, dolayısıyla tehlikeli bir mânevi çöküntüye uğrayan bir milyondan fazla genç olduğu gibi, bir evrenkente girebilen elli bin-yüz bin öğrenci de dosdoğru bir eğitim alamayacağını görünce hayal kırıklığına uğruyor, sonra da zâten iş bulamıyor. Hep sömürgelerde olmuştur: Evrenkent mezunu, hattâ doktoralı taksi sürücülerine rastlarsınız. Bu, göstergelerden biridir.

Halkın sefalete düşmesine yol açan, millî direniş gücünü de kıran genel işsizliğin yanı sıra, “diplomalı işsizlik” de çok önemli. Çünkü bu, bir iki nesil sonra bir ülkenin tamamıyla yabancılar tarafından ve her düzeyde idâre edileceği mânâsına gelir; onun başlangıcıdır.

Ayrıca, iktisâdî hamlelerin bilim/teknikteki gelişmelerle mümkün olduğunu daha önce yazmıştık (Bkz. O. Sinanoğlu, “Hedef Türkiye” kitabı, Otopsi Yayınları, 12. Baskı, Ekim 2002). Hattâ iktisâdî gelişmenin temel sacayağı diye bilinen anamal (kapital), işgücü ve toprak üçlüsünden öte, bilim/teknik direğinin önemini keşfedip ispat eden iktisatçı, yıllar sonra buluşunun önemi anlaşılınca iktisat Nobel ödülünü almıştı. Bu dördüncü unsur her ülke için geçerli.

Çâre, bir taşla iki kuş. Hem diplomalı, doktoralı, yâni meslek işsizliğine son vereceğiz, hem de bir bilim/teknikle kalkınma seferberliği yapacağız. Bu suretle, yakın gelecekte ülkenin her türlü idâresi ulusallaşacak; ondan bundan, düşmanlardan medet uman teslimiyetçi zihniyet yerine, düşünen, sorgulayan, çözüm üretenler, araştırıcı ruhta vatanseverler işbaşı yapacak. Bilim/teknikle gerçek kalkınma, ulusal sanayi, ulaştırma, tarım siyasetimizi belirleyecek, genel iktisâdî gelişme, halkın refaha kavuşması, savunma dâhil ülkenin bağımsızlığı onu tâkip edecek. Merak etmeyin: Kafalar, gönüller bir düzeldi mi, gerisi sanılacağından daha çabuk gelir.

Nasıl Yapmalı? İki Kuşu Birden İndirecek Taş Ne Olmalı?

Evrenkentler düzeltilip, TÜBİTAK, TÜBA, YÖK gibi kuruluşlar da yeniden yapılandırıldıktan sonra (çabucak olabilir), Türkiye’nin her yerindeki (yalnız İstanbul, Ankara değil) evrenkentlerde yarı bağımsız araştırma merkezleri kurulacak. Her birinin, ülkenin yeni genel hedeflerine bağlı araştırma konu ve görevleri olacak. Devletin her yıl ve merkezin gidişâtına bağlı olarak yenileyeceği mâlî desteklerle, zihnî emek yoğun, fazla fizikî yatırım gerektirmeyen dallarda araştırma takımları kurulacak. Örneğin, tarımın, hayvancılığın canlandırılacağı yörelerdeki merkezler moleküler biyoloji ile tohumculuğun, hayvan nesillerinin geliştirilmesine yönelik araştırmalara ağırlık verecek. Yeni sanayi dallarında üretim yapacak bölgelerde gereken fizik, kimya, bilgisayar (yazılım ve donanım), mühendislik araştırma ve geliştirme merkezleri olacak. Bu merkezlerde yüzlerce doktoralı, mastırlı gençlere toplu iş sahaları açılacak. Evrenkent mezunu, lisans düzeyindeki gençler de bilim/teknikte destek görevlerine alınacak. Bu gençlerden üstün başarı gösterenlerin, yanı başındaki evrenkentte kısmî zamanlı olarak mastırını, doktorasını da bir taraftan yapmaları mümkün olacak. Merkezlerde uzman yabancı dil tercümanları bulundurulacağı gibi, isteyen kendi zamanında, iş saatleri dışında yabancı dil kurslarına da gidebilecek. Birkaç evrenkent ve merkeze hizmet veren, bilgisayar ortamları ağırlıklı bilim/teknik kütüphaneleri kurulacak. Birçok ülkedeki bilim/teknik gelişmeler de tâkip edilecek. Ama esasta merkez kendi özgün araştırmaları ile iştigal edecek. Merkezlerin özel ve kamu iktisâdî kuruluşlarıyla sıkı temasları ve işbirliği olacak. Bilim/teknik dili Türkçe olacak elbette (her ülkede kendi dilinde olduğu gibi). Merkezlere alınacakların bilim/teknik ve yaratıcılık, düşünebilme, üretebilme yeteneklerine bakılacak; her biri, terim türetme kuralları dâhil Türkçe’nin her türlüsünden sınava girecek. Yabancı dil engebe olmaktan çıkarılacak; tâlî olacak. 1973’te yazdığımız gibi “yabancı dil amaç değil, araçtır”.

Türk Dünyası’nda üstün düzeyde yetişmiş Tatar, Azerî, Kazak, Kırgız, Özbek Türklerinden değerli bilim/teknik adamları var. Bu birikimi çoktan değerlendirmeliydik; geç de olsa değerlendireceğiz.

Başarıya ulaşacağız. Ulaşmamamız için hiçbir neden yok; tek engel, kafası, gönlü, milli ruhu bozulmuş içimizdekiler. Onlar da sonunda hanyayı, konyayı anlayacaklar inşallah.

2 Ocak 2003; “Bilim yuvasından”
Oktay Sinanoğlu

BODRUM"DAKİ...

BODRUM"DAKİ...

Bodrum'da yurtsever/vatansever işadamları, bağımsız bir "işadamları derneği" kurmuşlar; ne TÜSİAD'la, ne MÜSİAD'la ilişkili. Eksik olmasınlar, halka bir konuşma yapmam için davet etmişlerdi; nihayet geçen hafta gidebildim. Orada evrenkent yok; halk genellikle gezim (turizm) işinden geçimini sağlıyor. Son yıllarda büyük kentlerden de aydınlar gelip Bodrum ya da çevresindeki köylere yerleşmişler.

Toplantı, Bodrum Belediyesi'nin kültür merkezinde büyük ve coşkulu bir dinleyici kitlesinin katılımı ile gerçekleşti. Gece ve ertesi gün de çeşitli sohbet toplantıları. İlk gün Milâs/Bodrum yerel TV'sinde bir iki saatlik canlı yayın, sonra iki radyo FM kanalında kayıt. Bodrumlular ve çevre halkı ile kaynaştık. Ne büyük mutluluk. Gördüm ki, Bodrum ve civarında da "Büyük Uyanış" başlamış.

Bodrum'u 1980'li yıllar ortalarında birkaç kez yelkenle denizlere açılmak, sahillerimizi, sonra da İstanköy gibi burnumuzun dibindeki adaları ziyaret için üs olması itibâriyle ziyaret etmiştim. O sıralar Marmaris'in güzelim koylarında da demirlemiştim. Ama yakınlarda Marmaris'ten geçtiğimde, doğanın da, Türk kimliğinin de on beş yılda nasıl perişan edilmiş olduğunu görüp hayıflandım doğrusu. Bodrum da öyle olmuştur diye endişeli vardım Bodrum'a. Ama çok şükür, Bodrum hayli büyüdüğü hâlde düzenli gelişmiş. Sevindim. Yerlisinin de, sonradan gelip yerleşenlerin de bilinçli olmasının payı önemli, yüksek binalara izin verilmemiş olmasının da. Antalya, Mersin, Göreme, Kuşadası gibi gezim bölgeleri, hayli geç kalınmış da olsa, örnek almalı.

Bodrum gezim (turizm) bölgesi olduğu için konuşmamda Batı'nın Türkiye üzerindeki ikinci uzun vâdeli derin oyunu (birincisi yabancı dille eğitim) olan gezim adına oynananlara ağırlık verdim.
Havaalanından kente gelirken yol kenarı reklâm levhalarına bakan yabancı, Türkiye'ye geldiğini anlamakta güçlük çekiyor. Bir de Türkçe'nin imlâsını bozma faaliyetleri var ya... Bir levhada "Ashk Clup" yazıyor. Güler misin, ağlar mısın? Şu onursuzluğa, bir de ahmaklığa bak: Behey gafil (belki de kasıtlı hain)! "ş"yi "sh" yazdın diye yabancı "aşk"ın ne olduğunu mu anlayacak? Hangi marazî kafa böyle bir şey yazabiliyor? Ey Bodrum'un vatansever ahalisi, böyle kepazelikleri artık görmezlikten gelmeyiniz. "Büyük Uyanış"a katılmış olduğunuza göre, derneklerinizle, belediyenizle böylelerini tespit edip toplu hâlde ikâz edin. Yoksa bu gibileri Bodrum'un genelini küçük düşürüyor. Düzinelerle ilçe, il belediyeleri yurdun her tarafında dükkân, işyeri adlarının Türkçe olması için seferber oldular. İlk başlayan da Karaman idi. Bu suretle Karamanlılar, Türkçe savunucusu Karamanoğlu Mehmet Bey'e lâyık torunlar olduklarını ispatladılar. Yıllar öncesinden (Bkz. O.S. kitabı "Bye-Bye Türkçe" Otopsi Yayınları, 6. Baskı, Nisan 2002, İstanbul) belediyelere şu öneride bulunmuştuk: En güzel Türkçe ad koyan esnafı yarışmayla belirleyip törenle ödül verilsin. Bunu belediye yapmamakta direniyorsa (oylarınıza da dikkat!), dernekler de yapabilir. Güzellikten anlamayan, yaptığı hâtâyı, uyarıldıktan sonra idrak etmek istemeyen, Türkçe düşmanıdır. Bu en önemli ayraç, belirteç: Türkçe düşmanı olan aslında Türk Ulusu'nun ve Türk yurdunun düşmanıdır. Kimsenin şüphesi olmasın.
Bodrum'un ortasında bir kuyumcular sokağı var; kısa, güzel bir sokak. Oradan geçerken, iki yanında altınlar ışıl ışıl ışıldıyor. Fakat baktım: Dükkân adları "Ahmet's Jewellery" gibi. Allah Allah diyorsun, yabancı gezmen o kadar ahmak mı ki, oranın kuyumcu olduğunu anlamayacak? Üstelik, gelenlerin çoğu Fransız, Alman, İtalyan, İspanyol. Onlar da, fark etmişsinizdir, o dili biraz bilseler bile (birçoğu da bilmez) kendileriyle İngilizce konuşmaya kalkana kızarlar. Memnun olmalarını istiyorsan, çat pat da olsa onların dilinden konuşacaksın. Bak o zaman nasıl yüzleri gülecek, seninle yakınlık kuracaklar.

Böyle şeyleri Bodrum'da konuşmuştuk. Artık ayrılacağım sıra, geçerken bir de baktım, öyle bir dükkânın önüne merdiven dayanmış, "Jewellery" yazısı sökülüyor, yerine "kuyumcu" harfleri takılıyor. İşte Bodrumlulara bu yakışır. Sağolun. Türkçesever, yurtsever esnaf görecek ki, iş yerlerinizde onur ve Türk kimliği belirtileriniz arttıkça yabancılar da size itibar edecek, alış-verişiniz, geliriniz de artacaktır. Gezmen (turist), değişik bir kültürü, yaşam tarzını tadabileceği, haysiyetli insanların yaşadığı bir ülkeye gitmek ister. Bodrum'daki bilincin, uyanışın Türkiye'nin her yöresine dalga dalga yayılacağından eminim.

11 Nisan 2002, Kocatepe, Ankara
Oktay Sinanoğlu

DEVLETTEKİ YENİ BÂB-I ÂLİ

DEVLETTEKİ YENİ BÂB-I ÂLİ

Karşılayanlarla birlikte merdivenlerden çıktık. Soğuk neva bir bina ama içeride her yer gül rengi mermerlerle kaplı. Devletin önemli bir kurumu (hangisi değil ki?). Üst düzey görevlileri (derneği) bizi bir konuşma yapmak üzere davet etmişler. Başlık: “Avrupa Birliği, Küreselleşme ve Türkiye’nin geleceği”. Biz de içimizden diyoruz ki: “İyi, iyi. Uyanış tüm kesimlere yayıldı”. Dediğimiz, yazdığımız ulusal konulara merak sardılar zannediyoruz.

“Gözden Ciğer Muayenesi”

Konuşma başladı. Konuşurken gözlere bakıyorum. Benim “gözden ciğer muayenesi” kendiliğinden devreye giriyor. Türkiye’nin her tarafında her kesimden halka, kalabalıklara konuşma yaparken, “ciğer indeksi” başlangıçta nasıl görünürse görünsün, bir süre sonra gözler parlamaya başlar. Uzaktan aramızda iletişim kurulur. Sonunda kaynaşırız. Yıllardır bu böyle.
Konuşma ilerledikçe bazı gözler parlamaya başladı. Ama hayret, sahte Avrupa Birliği, sahte küreselleşme kılıfları altında Türkiye’nin başına örülmekte olan çorapları biz anlattıkça, haylisi oturdukları yerde kaykılmaya, gözleri donuklaşmaya başladı. Halktan, sahteleşmemiş aydınlardan farklı bir ortam; onlar coşar. Konuşmayı, mümkün olduğu kadar kibarca, kısa kesip kürsüden indim.
Önce ve sonra bazıları ile çay içip sohbet ediyorduk. Biri, “Ben Mişigan’da bir yıl bulunurken…” diye başlayıp benimle Amerika hasretini gidermeğe çalışıyor. Bir diğeri: “Ben İngiltere’de iken …”. Türkiye’nin, dünyanın sorunlarına söz bir türlü gelemiyor. Gelir gibi olursa, biri “Ama dünya küreselleşti …” diye başlayıp kesip atıyor. Allah Allah, bu kafadaki insanlar, IMF’ye, AB’ye toz kondurmayanlar, nasıl olmuş, beni davet etmişler diye merak ettim. Kabul etmeden önce hep sorarız ama bu sefer sormamışız. Meğer, çalışanların “ufukları açılsın” diye böyle konuşmalar düzenlerlermiş; benden önce çağırdıkları arasında “Ertuğrul Özkök, Taha Akyol, Kemal Derviş, İsmail Cem,…” varmış. (Ufukları iyice açılmıştır).
Eksik olmasınlar; beni de, kitaplarımızı okumadan çağırmışlar. Kendilerine teşekkür ederiz.

1946’da İkili Anlaşmalarla Olanlar Oldu...

Tabii konu sadece bir kuruluş değil. Devletin bu kurumlarına eskiden “Bâb-ı âli” denirdi; yâni “Büyük Kapı”. “Devlet kapısı” gibi tâbirlerle halk arasında o kavramın izleri hâlâ yaşıyor.
Peki o Bâb-ı âli’ye ne oldu? 1946’da olan oldu. ABD ile 1946’da yapılan ikili anlaşmaların içeriğinden yıllarca kimsenin haberi olmadı. 1973’te Rahmetli Haydar Tunçkanat ikili anlaşmalar hakkında bir kitap yayınlamış, ama kitap ortalıkta görünmüyordu. (Kitap yakınlarda yeniden basılmış sanırım). İki yıl evvel, birlikte katıldığımız bir açık oturumda Sayın Metin Aydoğan, millî eğitimin de, ikili anlaşmalardan biriyle nasıl teslim edildiğini anlatmıştı (kitaplarına da koymuş; Otopsi yayınlarından). ABD Büyükelçisi başkanlığında (oyu çift sayılıyor; dolayısıyla hep ABD’nin dediği oluyor) 8 kişilik bir kurul, ABD’ye Türkiye’den kimlerin gönderilip getirileceğine karar verirmiş. Milli Eğitim’de sonradan yetkili olan pek çok kişi o tezgâhtan geçti. Hiç unutmam, 1974-75’te, sendikalara bülbül gibi şakımaya benzer bir tarzda nutuk atan, halkın “gominist” dediği bir M.E. bakanının yanında sarmaş dolaş bir Amerikan görevlisi olurdu. ABD “telkinli”, İngilizce ile eğitim yapan yeni “Türk” evrenkentlerinin kurulmasından pek memnundu. Eğitimci olarak yetiştirilen o zat ta bir yıl ABD’de bulunmuş; hâlâ (yirmi yıl sonra) 1950’lerin Amerikası havasından kurtulamayıp o dönemin kravat modasını bile devam ettirirdi.

İngiltere’de Perdahlama...

Birkaç yıl önce kaymakamların birer yıl İngiltere’ye gönderildiklerini, birer yıl İngilizce kursuna tâbi tutulduklarını duyduk. İşte birkaç hafta önce gördük ki, “Bâb-ı âli”nin sâir yüksek memurîni de aynı perdahlamadan geçiriliyor. Amerika veya İngiltere; peki, niye birkaç ay Japonya, Fransa, veya Çin değil? Niye, dünyanın, Batı’nın hâlâ inceleyip örnek almağa çalıştığı ünlü Osmanlı Türk devlet idârî düzeni öğretilmiyor. İdarecilerin ufku genişleyecekse dünyadaki, ve geçmişteki çeşitli düzenleri araştırıp tarihimize, kültürümüze, toplumumuza özgü bir düzen tasarlamaları gerekmez mi? Yoksa amaç, sâdece yüzeysel bir “Amerikanofil”cilik, bir Anglo-Sakson muhipçiliği mi yaratmak (ya da olanını tahkim etmek)?

ABD’den “Tohum Parası”

Çeşitli kurumlarda (istisnâî vatanseverleri tenzih ederiz) bu yönlendirme havasını gördük. İlk başlarda gönderip getirmelerin az bir masrafını ABD “yardım” fonundan karşıladı. [Bir işi başlatmak için harcanan ilk ufak paralara ABD’de “tohum parası” (“seed money”) denir. “Kaz gelecek yerden tavuğu esirgeme” misâli.] Ama sonradan masraflar Türk Milleti’nin sırtından çıkmıştır. (Bir hesaplayın: Birkaç milyar dolar eder). Bize faydası mı var, zararı mı?
Yoksa bizim Bâb-ı âli , yâni “Büyük Kapı” yerine “Big Door” mu geçirilmek istendi, isteniyor?

8 Ekim 2002; Arka “Kapı”dan.
Oktay Sinanoğlu

DEVLET, MİLLET, AYDINLA HALK...

DEVLET, MİLLET, AYDINLA HALK...
Bir yaz akşamı İstanbul’un aşağıya çökmüş kahverengi kirli havasından bunalmıştım. Şöyle bir yerlere gidip hava alayım dedim. Türkiş (“Turkish” (!))Anka Yolları’ndan bir zümrüd-ü anka kuşuna bindim. Yükseldik; az gittik, uz gittik; 60 yıldır TC tarihinde olduğu gibi, bir arpa boyu yol gittik. Aşağılarda, ekilmemiş tarlalar, hayvansız çorak otlaklar, sulak, verimli ovalara yapılıp sonra terkedilmiş fabrika binaları fark edilebiliyordu. Sonra dağlar, önümüzde üstlerindeki bulutlar belirdi. Yunus Emre’nin şiirini, -“Karlı dağların üstünde salkım salkım olan bulut; saçın çözüp benim için yaşın yaşın ağlar mısın?”-, mırıldanmaya başladım. Yükselip bulutların üstüne çıktık. Tepede ay parlıyor, alttaki bulutları aydınlatıyor.

Acıktım, susadım. Zümrüd-ü anka kuşu, ben “gak” dedikçe bana hamburger, “guk” dedikçe kola verdi. Hayli gitmişiz; ara sıra biraz kestirmişim. Bulutlar bitmiş, aşağılar karanlıklardan ibâret kalmıştı. Tek tük ışıklar belirdi. Kuş, bir kentin ortasındaki düzlüğe indi. Kanadını eğip inmeme yardımcı oldu. “Bekle” dedim, “Biraz bakınayım.”Önüme çıkan memurların bıyık biçimlerinden yabancı bir ülkeye gelmiş olduğumu anladım. ( Bizdeki bıyık elkitabındaki, bildiğimiz bıyık türlerinden farklı bir bıyık türüne rastlamıştım).

Kentte, mutâdım üzere şöyle bir dolaştım; insanlara dikkat ettim, esnafla sohbet ettim; bir evrenkentin bahçesinden geçtim; öğrencilerin davranışlarını izledim. Ülkenin yoksullaştığı, ancak insanların birden başlarına gelivermiş yoksulluğa henüz alışamadıkları belliydi. Ancak, hepsinden önemlisi bir durumu idrak etmem çok sürmedi; konuştuklarım da bunu teyit etti:
Bu ülkede devletle millet âdetâ birbirine düşmandı. Örneğin, devlet, milletin tarihini, köklü ulusal edebiyatını öğrenmesini, binlerce yıllık, çoğunluğunun ana dili, resmi diliyle eğitim görmesini, evrenkentlerinde ciddi araştırmalar yapılmasını, milli sanayi ve “teknikbiliğ”in (teknolojinin) geliştirilmesini, halkın büyük çoğunluğunun dini olan dinde rahatça ibadet edebilmesini, güzel Asya geleneklerini de değerlendirerek yaşamasını âdeta yasaklamıştı. Yerine, devlet, yabancı misyonerlerle, melânet karıştırıp duran yabancı “vakıf”larla işbirliği içindeydi. Sanki devlet, ve hükümetleri, kendi milletinin düşmanıydı. Dolayısıyla, milletin çoğunluğu da yöneticilerine, meclis üyelerine, çeşitli fırkalarının başındakilere kuşkuyla bakıyor, hattâ zaman zaman devletine karşı içten içe husumet duyguları besliyordu. Devlet sanki kendi ulusu için değil, yabancılar için çalışır izlenimi vermekteydi.
Çarşıda, pazarda, kalabalık caddelerde gezinirken bir şeye daha şaştım: Burada sanki iki ayrı toplum kesimi yan yana, iç içe yaşıyordu; ama, aralarında âdetâ birer kişilik tel örgüler vardı. Birinci, ve sayısı az kesim “aydınlar”diye adlandırılıyorlardı. Bunlar, sokakta, diğer halka bakışlarından, kibirli yürüyüşlerinden, ellerinde tuttukları yabancı isimli parlak dergilerden, birbirinden ayrılırken “Hadi bay-bay”deyişlerinden anlaşılıyordu. Bu kesime, halkın çoğunluğu diğer kesim “çandaş”adını takmıştı. Nedenini sorup anladık: Sömürgeci yabancı ülkenin yetiştirdiği sahte aydınlar, ulusunun her değerini, örfünü, geçmişini olduğu gibi, dinini de hor görüyor, ama Hıristiyan misyoner faaliyetlerini hayranlıkla izliyor (veya birtakım ucu dışarıda, yabancı isimli dernekleriyle destek oluyor), devletinin, Hıristiyanı hiç olmayan beldelere yaptırdığı kiliselerin çan sesleriyle sabahları uyanmağa bayılıyordu.

İşte böyle gözlem ve mülahazalarla kentte bir gün geçirdikten sonra, kuş alanına döndüm. Her yerde olduğu gibi bu halkı da sevmiş, onların dertlerini, sıkıntılarını içimde hissetmiştim. Alanda, bizim zümrüd-ü anka kuşunu iri darı taneleriyle beslemişler, tüylerini parlatmasına yardımcı olmuşlar; dinlenmiş. Geldim üstüne çıktım; yumuşak tüylerin arasına kuruldum. “Dönelim artık” dedim. Kaf Dağı’nın üstünden şöyle bir uçup uzun yola koyulduk.
Yolda düşündüm: O munis halkın, gittikçe perişanlaşan âsûde ülkesinin niye o hâle geldiğinin ana nedeni âşikârdı: Devlet, milletine yabancı ve hasmâne davrandıkça, halk da devletine olan geleneksel güvenini yitiriyor, yabancı ülkelerce halkın ve eğilimlerinin dışarıdan yönlendirilmesi son derece kolaylaşıyordu. O hâlde artık, devletle millet bütünleşmeliydi. Devlet, milletin tarihine, diline, geleneklerine, inanç ve hissiyatına saygı duymalı, millet ise devletin kendi devleti olduğunu görerek ona güven ve bağlılık hissetmeliydi.

Aydınlar ve halk arasındaki ikilik için de aynı şey söz konusuydu. Sahte aydınların yerini, diline, tarihine, ülkenin bağımsızlığına tutkulu, şanlı atalarına küfür edip durmak yerine, atalarıyla, milletiyle öğünen, öğünmekle yetinmeyip onlara ve halkına lâyık olmaya çalışan gerçek aydınlar almalıydı (Böyle aydınları çoğalmalıydı). Kezâ halk, aydınlarının gerçekten bilgili, kültürlü, özverili, milletine, ülkesine âşık, onlar için uğraşan gönül ehli kişiler olduklarını görerek onlara güvenmeli, onlara saygı duymalıydı. Demeli, aydınlar ve halk da bütünleşmeliydi.
Eminim o zaman, o ülke, o millet, refahına, itibârına, bağımsızlığına, yüksek gelişme düzeyine kavuşacaktı.
14 Kasım 2002; “Kaf Dağı”ndan.
Oktay Sinanoğlu

SİYASETİ GEÇİM KAYNAĞI OLMAKTAN ÇIKARMAK İÇİN

SİYASETİ GEÇİM KAYNAĞI OLMAKTAN ÇIKARMAK İÇİN

“Aa, geçen haftaki yazı tekrar mı basılmış?” diyenleriniz olabilir. Hayır, bu başlık aynı değil. Geçen haftaki “Siyaset Geçim Kaynağı Olmaktan Çıkarılmalı” idi; bu sefer:
“..... Çıkarmak için”; yâni “Ne Yapmalı?”
Elli yıldır, ama özellikle son yirmi yılda, sahte demokrasi ile seçmenin, seçilenin siyaseti nasıl bir geçim, ya da “çöplenme” kaynağı gibi görmeye alıştırıldığından bahsetmiştik. Birçoğu hiç bir zihnî veya fizikî üretim yapmayan, tâyin edilmiş adaylar, siyaseti bir geçim, hattâ esaslı bir gelir kaynağı olarak görüyor.
Kaç seçimden önce, çeşitli fırkalardan bana adaylık önerirlerdi. Ben de: “Milletvekili olsam ne olacak? Orada söz hakkım olmayacak; dışarıdan çok daha rahat gazel atıyorum” derdim. Cevap, “Ömür boyu maaş alırsın, tabanca ruhsatı alırsın, lojmanda oturursun, ...” olurdu. Ben ise: “Onlar sizin olsun; benim derdim millete hizmet etmek” diye kestirip atardım.
Aklı başında ülkelerde, siyasetin geçim kaynağı olarak görülmemesi için tedbirler alınmıştır. Devlet başkanları olsun, meclis üyeleri olsun, o mevkilere gelenler, kişisel fedâkârlığı göze alarak gelirler. Çoğu, devlet dışı, özel yıllık gelirlerinin ufak bir yüzdesi maaşa rıza göstererek gelirler. Ayrıca, daha aday iken adayın, sonra seçilenin varı yoğu, malı mülkü, serveti halka açıklanır, yayınlanır. Sıkıysa beyan edilmemiş bir maddî varlıkları sonradan duyulsun; hayatları kayar.

Kişisel Çıkar Değil Hizmet Aşkı

Bizde halkın artık kendi irâdesiyle ülkenin kaderini tâyin edebilmesi için:
1) 1983’te bir yerlerden gelmiş seçim yasası, ve de fırkalar yasası artık derhal değiştirilmeli; (bu konuyu daha önce yazdık: Bkz. O. Sinanoğlu, “Büyük Uyanış” kitabı, Otopsi Yayınları, İstanbul, (Ekim 2002).
2) Siyasete, kişisel çıkar peşinde ülkeye her türlü zararı vermeğe hazır olanlar değil, bu millete, halka, ve vatanına hizmet aşkı ile yanıp tutuşanlar, bâzı yeteneklere de sâhip olanlar girmeli. Bunu yaparken, her türlü fedâkârlığa hazır olmalılar. Bizim binlerce yıllık devlet anlayış ve geleneğimizde bu vardır. Son yıllarda neredeyse unutturuluyordu. Ama şimdi, herkes, seçen de, seçilen de hatırlayacak. Ona göre düzeni kurmalıyız.

Ömür Boyu Maaş Yok

Milletvekili, bakan, hattâ başkan maaşları, birinci derece devlet memuru maaşından fazla olmayacak; hattâ daha azı olacak. Siyasi görev bittikten sonra öyle ömür boyu maaş falan yok. Hizmetleri halka yararlı olduğu için halkça bir kaç kez seçilenler, hizmet sürelerine orantılı olarak belli bir miktar olağan emekli maaşına hak kazanabilirler. Bir defalık, örn. dört yıl, görev yapanlara o da yok.
İki ay, dört ay bakan oluverip de, daha neler olup bittiğini anlamadan, bazı şeylere imzayı basıp ömür boyu bakan maaşıyla sâbık bakanlar ordusuna havale edilmek yok. Ömür boyu bakan arabası, koruması yok; çevresini sarıp ömür boyu “bakan bey”, “bakan bey” diyerek dolaşanlarla ortalığa hava atmak yok. Uzak yerlerden Ankara’ya, Meclis’e gelenler dışında milletvekillerine konut (lojman) yok. İhtiyacı olanlara konut, ancak, Ankara’daki emsali konutların kirası ölçüsünde kira karşılığı verilecek. Kişisel sarfiyat kalemlerinde özel indirimler, muafiyetler yok.

Yetenek.. Ülkeye Bağlılık

Milletvekili aday adaylarında bazı yetenekler, koşullar aranacak. Eskiden olduğu gibi: Yolsuzluktan, herhangi bir cürüm veya suçtan hüküm giymemiş olmak, belli bir tahsil mertebesine gelmiş bulunmak, ve tabii Türk Yurdu’nun bağımsızlığına, bütünlüğüne, devletin, milletin âli menfaatlerine halel getirecek dolaylı, dolaysız faaliyetlerde bulunmamış olmak; Türk tarihine, diline, kültürüne hakaret etmemiş olmak, vb.. İngilizce (Tarzanca) bilip bilmediğine bakılmayacak (görevi sırasında, dış ülkelere gönderildiğinde yabancı dile ihtiyaç olacaksa yanına devletten tescilli, ehliyetli tercüman verilecek; devlet görevlisi o ülkenin yabancı dilini bilse bile oralarda Türkçe konuşacak, beyanat verecek, Türkiye’nin itibârını koruyacak); ama Türkçe’yi çok iyi bilecek. Yabancı bir ülkenin vatandaşı, çifte vatandaşı, gizlice vatandaşı olmayacak. Aday adayı olabilmesi için gerekli istihbârat, yabancı istihbârat teşkilâtlarından alınmayacak. Öyle bilgilendirmeler gelirse, verenin niteliği, gayesi, niyeti iyice araştırılacak. Aday adaylarının dış ilişkileri adamakıllı araştırılacak.
Milletvekilinin genel dokunulmazlığı olmayacak. Ancak, Meclis’te, encümenlerde, fırka toplantılarında fikirlerini, önerilerini açıkça ifâde edebilecek; bunlardan dolayı suçlanmayacak.
Bakan olacaklarda, ilgili bakanlığın gerektirdiği uzmanlık, yöneticilik birikimi, deneyimi aranacak. Sırf siyâsi amaçlı atamalar, fırkalar arası pazarlıklar yapılmayacak.

Yabancılardan Destek, Talimat Almamak

Seçimle gelmiş olsun, “Bâb-ı âli”de yüksek dereceli memur olsun, devlettekilerin, hükümettekilerin, seçim öncesi, seçim esnâsı, seçim sonrası her hangi bir yabancı devletten veya yabancı vakıftan, dernekten, gizli cemiyetten veya öyle kuruluşlarla ilintili yerli kuruluş ya da şirketlerden para yardımı, tâlimat, destek almamasına dikkat edilecek. Böyle ilişkileri, destekleri kullananlar, veya kullanmağa yeltenenler hakkında kovuşturma yapılacak. Ağır cezaî hükümler konacak ve uygulanacak. Böyleleri siyasetten, devlet, eğitim, savunma görevlerinden ilelebet men edilecekler. Siyasi, idarî nüfusunu kullanarak kendilerine, ya da yakınlarına çıkar sağlayan, ya da sağlamağa çalışanlar hakkında da aynı şekilde kovuşturma ve ağır biçimde cezalandırma olacak. (Buna tabii ihâleler dâhil).
Göreceksiniz, siyaset yukarıdaki gibi yeniden biçimlendirildiği zaman, seçimler yaklaştığında cins cins fırkaların binalarının önüne seçilmek isteyenler de, seçmenler de yığılmayacaktır. Siyasete sâdece, ülkesine, halkına, ulusuna gönülden hizmet etmek isteyenler girecek, o zaman da halk, böyle seçtikleri vâsıtasıyla millî iradesine sahip olabilecektir. Hayırlar olsun.

20 Ekim 2002; “Hizmet Deryası”ndan.
Oktay Sinanoğlu

İYASET GEÇİM KAYNAĞI OLMAKTAN ÇIKARILMALI

İYASET GEÇİM KAYNAĞI OLMAKTAN ÇIKARILMALI
Bir para-banka uzmanı geçenlerde bir araştırma yapmış: Türkiye’deki tüm kentlerin, İstanbul dâhil, ahalisi fakirleşiyor, bir tek Ankara zenginleşiyormuş. Nasıl saptamış bunu? Her kentin bankalarındaki toplam banka mevduatına bakmış. Kişilerin bankalara yatırdıkları para. İşte bu, her yerde azalıyor, bir tek Ankara’da artıyor. Ne bereketli yermiş şu Ankara!

Üstgeçitlerle Övünerek Oy Toplamaya Çalışan Zat

Şehrin merkezinden geçiyorum: Tıkış tıkış otobüsler; ölümcül çıktı dumanı. Daraltılmış yaya kaldırımlarından arabaların önüne taşan kalabalıklar; otobüs kuyrukları, simitçiler, çakmakçılar, korsan kitap, korsan CD (“ce-de”, “si-di” değil) satıcıları,… Tam bir keşmekeş. Bildiniz: Meşrutiyet Caddesi. Hengâme içinde karşıdan karşıya geçmeğe çalışan irili, ufaklı çocuklar, yaşlılar, zor yürüyebilen hastalar, şık giyinmiş hanımlar,... Caddeyi kesen her sokağın üstünde tonlarca ağır çelikten dimdik uzun merdivenli üst geçitler. Üstleri bomboş. Millet, oralara tırmanıp tekrar inmektense, canı pahasına arabaların, otobüslerin arasından kıl payı kurtulmayı yeğliyor. Bir de tırmanmaya gücü yetmeyenler var. Hesabı kolay: Buralardaki demir çelikle kaç caddeye tramvay yapılabilir? İnsanlar için olması gereken kentlerin mahvedicisi, şehri bölen otoyollar, kullanılamaz üst geçitler, alt geçitler meraklısı, müthiş şehir planlamacısı (amatör de olsa) zat, birkaç yıl önce bir TeVe’de kaç tane geçit yaptırdığı ile övünüyor, 52 adet daha yaptıracağını beyan ederek, üst geçitleri hiç görmemiş gecekondu halkından oy toplamağa çalışıyordu. (Vay canına, bir de fırka kurdu).

Ayarlı Basının Sahte Kamuoyu Yoklamaları

Kaç seçimden önce görmüşümdür, örneğin 1940’ların, ‘50’lerin büyük Amerikan üssü (şu sıralar gene mi olacak?) Balgat’ta. Fırka merkezlerinin önüne köylüsü, kentlisi yığılmış; bir izdiham. Aday adayı olmak isteyenler, belki bize de bir hademelik işi bulurlar diye son dakika üye olanlar. Ben de zannederdim ki, millet, kendi inançlarını temsil ettiğini sandığı fırkanın önüne yığılır. Meğer öyle değilmiş. Ahali bakıyor; bir de ayarlı basın-yayının sahte kamuoyu yoklamalarına kanıyor; şu fırkanın (ne türlüsü olursa olsun) kazanma ihtimali var diye onun önüne yığılıyor. Ufak tefek kişisel çıkar beklentileri içinde. O fırka, vatan topraklarının tapusunu yabancılara teslim etmiş, IMF, AB ayaklarına sanayini, tarımını, üretimini yok etmiş, Türk adını tarihten silme, diline, dinine, şanlı tarihine düşman etme tezgâhlarına eyvallah demiş önemli değil. İşte halkımıza, elli yılda sahte demokrasi ile, böyle alışkanlıklar edindirdiler.

Meclis’te El Kaldır Denince...

Öbür yanda bakıyorum, muhterem bir beyefendi aday olmuş. (Bir diğeri olacakmış ama, ABD’nin gözdesi, “dini bütün” bir fırkadan fazla istemişler; 60 milyar. O da vazgeçmiş. “İyi, iyi kurtulmuşsunuz” dedim). Soruyorum: “Efendim, sizin saygın bir meslek yaşamınız, halkın size minnet duyguları beslemesine yol açan hizmetleri vermenize imkân sağlamış önemli bir mevkiiniz var. Üstüne de para verip niçin milletvekili olmak istiyorsunuz?” Şöyle bir duraklıyor; samimi olarak düşünüyor; diyecek bir şey bulmakta zorlanıyor. “Peki” diyorum, “ya kazayla fırkanız kazanır da kendinizi Meclis’te buluverirseniz ne yapacaksınız?” [Tekrar hatırlatalım: Bunun adı, Atatürk’ün verdiği ad, “Türkiye Büyük Millet Meclisi”dir! Latince, İtalyanca kökeninde “boş lâf üretilen yer” anlamına gelen “parlamento” değil. Birkaç kere yazdık ama, sayın milletvekillerimizi kendilerine “parlamenter” diyerek “Avrupalı” havası verdiklerini zannetmekten vazgeçiremedik.]. “Memleketin hayatî meseleleri gündeme geldiğinde söz hakkınız olacak mı?” “Devletimizin tasfiyesi, ülkemizin elimizden alınması, halkımızın aç ve perişan hâle gelmesi anlamına gelen yasa tasarıları şipşak oylanırken, fırkabaşınız ‘elini kaldır’ dedi diye, el kaldıracak mısınız?” …

Ne Adaylar Var!..

O zâtın etkin bir mesleği, hizmeti vardı. Bir de, hiçbir becerisi, yeteneği, tahsili olmayan adaylar var; hattâ,
-müspet vasıflardan geçtik-, yolsuzluktan, cürümlerden hüküm giyenler, ya da giymemek için dokunulmazlık zırhına bürünmek isteyenler; adaylık için bir verip sonradan bin götürmeyi hesaplayanlar.

Son Fırsat

Böyle bir siyaset anlayışı kabul edilemez. Seçmeni, seçileni bu huylardan vazgeçirilmelidir. Ülkemizi, ulusumuzu kollayacak tedbirleri almak için son fırsat.
17 Ekim 2002; “Seçim Kuyusu”ndan.
Oktay Sinanoğlu

MENDERES, DP DEVRİ YENİDEN YAŞANABİLİR Mİ?

MENDERES, DP DEVRİ YENİDEN YAŞANABİLİR Mİ?

Önce çok büyük çoğunluğu samimî Müslüman olan halka, lâikliğin teminatı altında olması gereken vicdan hürriyetini, bin yıllık ulusal inanç ve kültür birikimini hiçe sayan ağır baskılar yapıldı. Halk bundan çok bunaldı. Sonra, ‘bu baskıyı kaldırırlar’ beklentisi içinde halk, büyük bir çoğunlukla Demokrat Parti (DP)’yi (Fırka’yı) iktidara getirdi.
Evet; Menderes adıyla özdeşleşen DP gelir gelmez yurdun dört bir yanına câmiler yaptırdı, ya da yapılmasına izin verdi. Neden olmasın? Öyle ya. Müslüman ahali isterse câmi yaptırır; Alevî Müslüman halk isterse cem evi yaptırır. Olağan. Amma, şimdilerde pek bol ve devlet desteğiyle olduğu gibi, Hıristiyanı olmayan bölgelere kiliseler yaptırılmadı. “Yaptırılmadı” dediysek sıkı durun: Devlet destekli misyoner faaliyetlerinin tohumları, -çaktırmadan-, o zaman atılmaya başlandı.

Menderes öncesi dönemde, Müslümanlığın ve Müslüman Türk kültürünün âdetâ yasaklanmasından bunalmış olan halk biraz ferahlayınca, Menderes’e “İslâm’ın kurtarıcısı” diye sarıldı. [Ama unutmayalım ki, 1878’de de bir kısım halk, başta İstanbul müftüsü olmak üzere İngilizlere “velinimetimiz, İslâm’ın hâmisi, koruyucusu” diye sarılmış (veya öyle gösterilmiş), ve hattâ o zat ve bazı “din adamları” İngiliz sefirinin at arabasından atları çözüp kendilerini arabaya koşmuşlardı. Ancak eminim ki, o zamanlar da, aklı başında halk ve aydınlar, bu İngiliz tezgâhları karşısında kendilerini muzdarip hissetmişlerdi.]
Menderes döneminde, bir yandan muhteşem Osmanlı-Türk mimârisinin taklidinin tekdüze taklidi, ölçü âhenkleri her nesilde biraz daha yozlaşan mimârili câmiler yaptırılırken, bir yandan da, halkın önceleri pek fark etmediği, sessiz sedâsız derin işler yapıldı:

1) Osmanlı Türk sanat şaheserleri ve insancıl su kültürünün soyutlaşmış âbideleri “Şehr-i Stânbul” çeşmelerinin muslukları birkaç ay içinde koparıldı, hazneleri tıkandı, sular akmaz olup önleri çöplüğe dönüştürüldü. Amaç her halde, şehrin târihî havasını bozmak, çeşmelerde abdest alınmasını engellemek, yabancı Kola’ya hazırlık, meşrubat satışlarını arttırmaktı.

2) Dünyanın gıptasını üzerine çeken, Türk şehirciliğinin en güzel örneği İstanbul’un târihî semtlerinin, meydanlarının orta yerinden otoyollar geçirildi; şehrin âhengi, insanlarının âsûde yaşam tarzı bozuldu; târihî Türk eserleri yolların yan altlarında bırakıldı; bazıları yıkıldı, veya çökmeye terk edildi. O ara, birkaç Bizans taşı yol kenarlarına dikildi. Külliyelerin ortasından, dev bir makas atılmış gibi geçirilen “Bizans imparator yolu” ihyâ edilmeye başlandı. Bugün yoğun bir şekilde yürütülegelmekte olan, Osmanlı Türk şehri İstanbul’u “Yeni Bizans”a dönüştürme tasarısı ve uygulaması, işte o 1950’li yıllarında başladı. [Tüm olanları o dönem DP’lilerinin akıl edip kasten yaptıklarını hiç zannetmiyorum. Bu işler, sonradan da olduğu gibi, her hâlde, mebzulleşen Amerikalı “danışmanlar” ve yerli gizli cemiyetler üyeleri aracılığı ve marifetiyle gerçekleştirilmiştir.]

3) Atatürk’ün milli eğitim temel ilkesinin aksine, ilk kez, İngilizce ile eğitim yapan bir Türk okulu, 1953’te türedi [Bkz. O.Sinanoğlu, “Bye-Bye Türkçe”, OTOPSİ Yayınları, İst., 10. Baskı Ekim 2002]. İngiliz, Amerikan güdümlü, bu, Türkleri Küçük Asya’dan silme ameliyesi 1950’lerde hızla yaygınlaştırıldı. Misyoner okullarını örnek alan yerli “kolejler”, “Anatolia Liseleri” Türkiye sathında aldı yürüdü.

4) ABD neft (petrol) şirketlerinin karayollarını, araba, otobüs, ve kamyonları başlıca ulaştırma araçları olarak oturtmak siyaseti doğrultusunda, Atatürk’ün “demir ağları” rafa kaldırıldı (bugüne dek neredeyse yasaklandı; bir İstanbul – Ankara demiryolunun bile çift hatlı güncelleştirilmesi engellendi). İstanbul’un iki yakasındaki tramvay ağları söküldü; yerine “Reader’s Digest” Amerikan dergisinde, Türklerin ne akıllı olup da “dolmuş”u icat ettikleri pompasıyla, ABD sömürgesi Porto Riko’daki “jitney” keşmekeşi kakışlandı (1950’lerin ilk dolmuşları, Amerikan askerlerinin getirip sattıkları hurda Amerikan arabalarıydı).

5) Türkiye’yi CIA güdümlü misyoner etkinlikleriyle ve de devlet katkısıyla Hıristiyanlaştırma etkinliklerinin en önemli ayaklarından olan gezim (turizm) tuzağı gene 1950’lerde başlatıldı. Atatürk’ün Türk Anadolu’yu Selçuk, Osmanlı eserleriyle tanıtmak, ilâveten, eski çağ Hitit, Firik, Lid, ve Lik uygarlıklarını öne çıkarmak siyaseti yerine, Türkiye’nin Yunan/Roma kimliğine büründürülmesi, bunun Gezim (Turizm) ve Kültür Bakanlıkları (bir ara Genel Müdürlükleri) aracılığıyla teşvik edilmesi (kısmen 1940’larda başlamışsa da) 1950’lerde yoğunlaştı. Daha da önemlisi, “İslâm’ın kurtarıcısı” Menderes döneminde, dünya Müslüman halklarının, Türkiye’deki İslâmî eserleri, türbeleri, kutsal emanetleri ziyaretleriyle gezim gelirleri sağlanacağına [Müslüman bir ülkede “inanç gezimi” (“inanç turizmi”)nin böyle olması gerekir (gerçi o zamanlar bu tuzak terim daha icat edilmemişti)], Efes- Meryem Ana- Panaya Kapulu Kilisesi ortaya çıkarılıp bir Hıristiyan hac yeri hâline getirildi. Bu suretle, Türk topraklarının Hıristiyanların olması iddialarına devlet desteği verilmiş oldu; Haçlı kafalı Batılı’nın ekmeğine yağ sürüldü.

6) Bin yıllık coğrafî Türk adlarının Yunan adlarına çevrilerek, Türk vatanı sathından Türk kimliğinin silinmesi ihaneti gene 1950’lerde başladı. Bu, halka, “turist gelecek” safsatasıyla yutturuldu. Halk bilmedi ki, bu yoldan “turizm geliri” değil, düşman işgal kuvvetleri gelir.
İşte câmilerin gölgesinde gerçekleştirilen nice, nice Haçlı oyunları.
Şu günlerimizdeki temennimiz odur ki:
Halkımızın teveccühünü kazanmış olan, iyi niyetli, gönül ehli, Müslüman Türk kimlikli önderler, yanlarına takılması mukadder olan ABD’li, IMF’li, AB’li “danışmanların”, ve de yerli işbirlikçi, gizli cemiyet üyesi yabancı muhiplerinin tavsiyelerine kanmasın; Müslüman Türk Halkını bir kez daha sukut-u hayale uğratmasınlar. Akıl+Gönül kanatlarını kullanarak Türk Ulusu’nun, sonra Türk Dünyası ve İslâm Dünyası’nın, sonra da insanlığın yücelmesine vesile olsunlar. İnşallah.

7 Kasım 2002; Koca Mustafa Paşa Mah., İstanbul.
Oktay Sinanoğlu