devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2007 Pazar

DEVLETTEKİ YENİ BÂB-I ÂLİ

DEVLETTEKİ YENİ BÂB-I ÂLİ

Karşılayanlarla birlikte merdivenlerden çıktık. Soğuk neva bir bina ama içeride her yer gül rengi mermerlerle kaplı. Devletin önemli bir kurumu (hangisi değil ki?). Üst düzey görevlileri (derneği) bizi bir konuşma yapmak üzere davet etmişler. Başlık: “Avrupa Birliği, Küreselleşme ve Türkiye’nin geleceği”. Biz de içimizden diyoruz ki: “İyi, iyi. Uyanış tüm kesimlere yayıldı”. Dediğimiz, yazdığımız ulusal konulara merak sardılar zannediyoruz.

“Gözden Ciğer Muayenesi”

Konuşma başladı. Konuşurken gözlere bakıyorum. Benim “gözden ciğer muayenesi” kendiliğinden devreye giriyor. Türkiye’nin her tarafında her kesimden halka, kalabalıklara konuşma yaparken, “ciğer indeksi” başlangıçta nasıl görünürse görünsün, bir süre sonra gözler parlamaya başlar. Uzaktan aramızda iletişim kurulur. Sonunda kaynaşırız. Yıllardır bu böyle.
Konuşma ilerledikçe bazı gözler parlamaya başladı. Ama hayret, sahte Avrupa Birliği, sahte küreselleşme kılıfları altında Türkiye’nin başına örülmekte olan çorapları biz anlattıkça, haylisi oturdukları yerde kaykılmaya, gözleri donuklaşmaya başladı. Halktan, sahteleşmemiş aydınlardan farklı bir ortam; onlar coşar. Konuşmayı, mümkün olduğu kadar kibarca, kısa kesip kürsüden indim.
Önce ve sonra bazıları ile çay içip sohbet ediyorduk. Biri, “Ben Mişigan’da bir yıl bulunurken…” diye başlayıp benimle Amerika hasretini gidermeğe çalışıyor. Bir diğeri: “Ben İngiltere’de iken …”. Türkiye’nin, dünyanın sorunlarına söz bir türlü gelemiyor. Gelir gibi olursa, biri “Ama dünya küreselleşti …” diye başlayıp kesip atıyor. Allah Allah, bu kafadaki insanlar, IMF’ye, AB’ye toz kondurmayanlar, nasıl olmuş, beni davet etmişler diye merak ettim. Kabul etmeden önce hep sorarız ama bu sefer sormamışız. Meğer, çalışanların “ufukları açılsın” diye böyle konuşmalar düzenlerlermiş; benden önce çağırdıkları arasında “Ertuğrul Özkök, Taha Akyol, Kemal Derviş, İsmail Cem,…” varmış. (Ufukları iyice açılmıştır).
Eksik olmasınlar; beni de, kitaplarımızı okumadan çağırmışlar. Kendilerine teşekkür ederiz.

1946’da İkili Anlaşmalarla Olanlar Oldu...

Tabii konu sadece bir kuruluş değil. Devletin bu kurumlarına eskiden “Bâb-ı âli” denirdi; yâni “Büyük Kapı”. “Devlet kapısı” gibi tâbirlerle halk arasında o kavramın izleri hâlâ yaşıyor.
Peki o Bâb-ı âli’ye ne oldu? 1946’da olan oldu. ABD ile 1946’da yapılan ikili anlaşmaların içeriğinden yıllarca kimsenin haberi olmadı. 1973’te Rahmetli Haydar Tunçkanat ikili anlaşmalar hakkında bir kitap yayınlamış, ama kitap ortalıkta görünmüyordu. (Kitap yakınlarda yeniden basılmış sanırım). İki yıl evvel, birlikte katıldığımız bir açık oturumda Sayın Metin Aydoğan, millî eğitimin de, ikili anlaşmalardan biriyle nasıl teslim edildiğini anlatmıştı (kitaplarına da koymuş; Otopsi yayınlarından). ABD Büyükelçisi başkanlığında (oyu çift sayılıyor; dolayısıyla hep ABD’nin dediği oluyor) 8 kişilik bir kurul, ABD’ye Türkiye’den kimlerin gönderilip getirileceğine karar verirmiş. Milli Eğitim’de sonradan yetkili olan pek çok kişi o tezgâhtan geçti. Hiç unutmam, 1974-75’te, sendikalara bülbül gibi şakımaya benzer bir tarzda nutuk atan, halkın “gominist” dediği bir M.E. bakanının yanında sarmaş dolaş bir Amerikan görevlisi olurdu. ABD “telkinli”, İngilizce ile eğitim yapan yeni “Türk” evrenkentlerinin kurulmasından pek memnundu. Eğitimci olarak yetiştirilen o zat ta bir yıl ABD’de bulunmuş; hâlâ (yirmi yıl sonra) 1950’lerin Amerikası havasından kurtulamayıp o dönemin kravat modasını bile devam ettirirdi.

İngiltere’de Perdahlama...

Birkaç yıl önce kaymakamların birer yıl İngiltere’ye gönderildiklerini, birer yıl İngilizce kursuna tâbi tutulduklarını duyduk. İşte birkaç hafta önce gördük ki, “Bâb-ı âli”nin sâir yüksek memurîni de aynı perdahlamadan geçiriliyor. Amerika veya İngiltere; peki, niye birkaç ay Japonya, Fransa, veya Çin değil? Niye, dünyanın, Batı’nın hâlâ inceleyip örnek almağa çalıştığı ünlü Osmanlı Türk devlet idârî düzeni öğretilmiyor. İdarecilerin ufku genişleyecekse dünyadaki, ve geçmişteki çeşitli düzenleri araştırıp tarihimize, kültürümüze, toplumumuza özgü bir düzen tasarlamaları gerekmez mi? Yoksa amaç, sâdece yüzeysel bir “Amerikanofil”cilik, bir Anglo-Sakson muhipçiliği mi yaratmak (ya da olanını tahkim etmek)?

ABD’den “Tohum Parası”

Çeşitli kurumlarda (istisnâî vatanseverleri tenzih ederiz) bu yönlendirme havasını gördük. İlk başlarda gönderip getirmelerin az bir masrafını ABD “yardım” fonundan karşıladı. [Bir işi başlatmak için harcanan ilk ufak paralara ABD’de “tohum parası” (“seed money”) denir. “Kaz gelecek yerden tavuğu esirgeme” misâli.] Ama sonradan masraflar Türk Milleti’nin sırtından çıkmıştır. (Bir hesaplayın: Birkaç milyar dolar eder). Bize faydası mı var, zararı mı?
Yoksa bizim Bâb-ı âli , yâni “Büyük Kapı” yerine “Big Door” mu geçirilmek istendi, isteniyor?

8 Ekim 2002; Arka “Kapı”dan.
Oktay Sinanoğlu

DEVLET, MİLLET, AYDINLA HALK...

DEVLET, MİLLET, AYDINLA HALK...
Bir yaz akşamı İstanbul’un aşağıya çökmüş kahverengi kirli havasından bunalmıştım. Şöyle bir yerlere gidip hava alayım dedim. Türkiş (“Turkish” (!))Anka Yolları’ndan bir zümrüd-ü anka kuşuna bindim. Yükseldik; az gittik, uz gittik; 60 yıldır TC tarihinde olduğu gibi, bir arpa boyu yol gittik. Aşağılarda, ekilmemiş tarlalar, hayvansız çorak otlaklar, sulak, verimli ovalara yapılıp sonra terkedilmiş fabrika binaları fark edilebiliyordu. Sonra dağlar, önümüzde üstlerindeki bulutlar belirdi. Yunus Emre’nin şiirini, -“Karlı dağların üstünde salkım salkım olan bulut; saçın çözüp benim için yaşın yaşın ağlar mısın?”-, mırıldanmaya başladım. Yükselip bulutların üstüne çıktık. Tepede ay parlıyor, alttaki bulutları aydınlatıyor.

Acıktım, susadım. Zümrüd-ü anka kuşu, ben “gak” dedikçe bana hamburger, “guk” dedikçe kola verdi. Hayli gitmişiz; ara sıra biraz kestirmişim. Bulutlar bitmiş, aşağılar karanlıklardan ibâret kalmıştı. Tek tük ışıklar belirdi. Kuş, bir kentin ortasındaki düzlüğe indi. Kanadını eğip inmeme yardımcı oldu. “Bekle” dedim, “Biraz bakınayım.”Önüme çıkan memurların bıyık biçimlerinden yabancı bir ülkeye gelmiş olduğumu anladım. ( Bizdeki bıyık elkitabındaki, bildiğimiz bıyık türlerinden farklı bir bıyık türüne rastlamıştım).

Kentte, mutâdım üzere şöyle bir dolaştım; insanlara dikkat ettim, esnafla sohbet ettim; bir evrenkentin bahçesinden geçtim; öğrencilerin davranışlarını izledim. Ülkenin yoksullaştığı, ancak insanların birden başlarına gelivermiş yoksulluğa henüz alışamadıkları belliydi. Ancak, hepsinden önemlisi bir durumu idrak etmem çok sürmedi; konuştuklarım da bunu teyit etti:
Bu ülkede devletle millet âdetâ birbirine düşmandı. Örneğin, devlet, milletin tarihini, köklü ulusal edebiyatını öğrenmesini, binlerce yıllık, çoğunluğunun ana dili, resmi diliyle eğitim görmesini, evrenkentlerinde ciddi araştırmalar yapılmasını, milli sanayi ve “teknikbiliğ”in (teknolojinin) geliştirilmesini, halkın büyük çoğunluğunun dini olan dinde rahatça ibadet edebilmesini, güzel Asya geleneklerini de değerlendirerek yaşamasını âdeta yasaklamıştı. Yerine, devlet, yabancı misyonerlerle, melânet karıştırıp duran yabancı “vakıf”larla işbirliği içindeydi. Sanki devlet, ve hükümetleri, kendi milletinin düşmanıydı. Dolayısıyla, milletin çoğunluğu da yöneticilerine, meclis üyelerine, çeşitli fırkalarının başındakilere kuşkuyla bakıyor, hattâ zaman zaman devletine karşı içten içe husumet duyguları besliyordu. Devlet sanki kendi ulusu için değil, yabancılar için çalışır izlenimi vermekteydi.
Çarşıda, pazarda, kalabalık caddelerde gezinirken bir şeye daha şaştım: Burada sanki iki ayrı toplum kesimi yan yana, iç içe yaşıyordu; ama, aralarında âdetâ birer kişilik tel örgüler vardı. Birinci, ve sayısı az kesim “aydınlar”diye adlandırılıyorlardı. Bunlar, sokakta, diğer halka bakışlarından, kibirli yürüyüşlerinden, ellerinde tuttukları yabancı isimli parlak dergilerden, birbirinden ayrılırken “Hadi bay-bay”deyişlerinden anlaşılıyordu. Bu kesime, halkın çoğunluğu diğer kesim “çandaş”adını takmıştı. Nedenini sorup anladık: Sömürgeci yabancı ülkenin yetiştirdiği sahte aydınlar, ulusunun her değerini, örfünü, geçmişini olduğu gibi, dinini de hor görüyor, ama Hıristiyan misyoner faaliyetlerini hayranlıkla izliyor (veya birtakım ucu dışarıda, yabancı isimli dernekleriyle destek oluyor), devletinin, Hıristiyanı hiç olmayan beldelere yaptırdığı kiliselerin çan sesleriyle sabahları uyanmağa bayılıyordu.

İşte böyle gözlem ve mülahazalarla kentte bir gün geçirdikten sonra, kuş alanına döndüm. Her yerde olduğu gibi bu halkı da sevmiş, onların dertlerini, sıkıntılarını içimde hissetmiştim. Alanda, bizim zümrüd-ü anka kuşunu iri darı taneleriyle beslemişler, tüylerini parlatmasına yardımcı olmuşlar; dinlenmiş. Geldim üstüne çıktım; yumuşak tüylerin arasına kuruldum. “Dönelim artık” dedim. Kaf Dağı’nın üstünden şöyle bir uçup uzun yola koyulduk.
Yolda düşündüm: O munis halkın, gittikçe perişanlaşan âsûde ülkesinin niye o hâle geldiğinin ana nedeni âşikârdı: Devlet, milletine yabancı ve hasmâne davrandıkça, halk da devletine olan geleneksel güvenini yitiriyor, yabancı ülkelerce halkın ve eğilimlerinin dışarıdan yönlendirilmesi son derece kolaylaşıyordu. O hâlde artık, devletle millet bütünleşmeliydi. Devlet, milletin tarihine, diline, geleneklerine, inanç ve hissiyatına saygı duymalı, millet ise devletin kendi devleti olduğunu görerek ona güven ve bağlılık hissetmeliydi.

Aydınlar ve halk arasındaki ikilik için de aynı şey söz konusuydu. Sahte aydınların yerini, diline, tarihine, ülkenin bağımsızlığına tutkulu, şanlı atalarına küfür edip durmak yerine, atalarıyla, milletiyle öğünen, öğünmekle yetinmeyip onlara ve halkına lâyık olmaya çalışan gerçek aydınlar almalıydı (Böyle aydınları çoğalmalıydı). Kezâ halk, aydınlarının gerçekten bilgili, kültürlü, özverili, milletine, ülkesine âşık, onlar için uğraşan gönül ehli kişiler olduklarını görerek onlara güvenmeli, onlara saygı duymalıydı. Demeli, aydınlar ve halk da bütünleşmeliydi.
Eminim o zaman, o ülke, o millet, refahına, itibârına, bağımsızlığına, yüksek gelişme düzeyine kavuşacaktı.
14 Kasım 2002; “Kaf Dağı”ndan.
Oktay Sinanoğlu