28 Ekim 2007 Pazar

HAZIRLIK SINIFI NEYE HAZIRLIK?

HAZIRLIK SINIFI NEYE HAZIRLIK?

Tüm evrenkentlerin (üniversitelerin) yabancı dille eğitime geçirileceğini, Türkçe ile eğitim yapan hiçbir eğitim kuruluşunun bırakılmayacağını yıllar öncesinden yazıyor, yurdun her tarafındaki konuşmalarımda söylüyordum. Bu tahminin maalesef doğru olduğunu her geçen gün biraz daha gösteriyor.

Türkçe ile eğitim veren evrenkentlere önce bir "hazırlık sınıfı" koyuyorlar. Arkasından, eğitimin "sadece %30'u İngilizce [yâni Tarzanca] olacak" deniyor; sonra bu arttırılıyor. Geçen yıl Konya, Selçuk Evrenkenti'ne hazırlık sınıfı konmuş. Altı yedi yıl evvel, hem de rektörün "buranın dili Türkçe kalacak" dediği bir sırada Yıldız Teknik Evrenkenti'ne hazırlık sınıfı konmuştu. Bir sonraki rektör de, hiç olmazsa bana, eğitim dilinin Türkçe kalacağını söylerken, bir yandan da hocalara derslerin %30'unun İngilizce olacağını bildiren tamimler geliyor, "Hangi dersi İngilizce olarak vermek istersiniz?" diye soruluyordu.

Hâl-i hazırdaki YÖK başkanının, mevkiine geldiğinde, ilk icraatının Karadeniz Teknik Evrenkenti'ni İngilizce dilli yapmak olmuş diye duymuştum. Türkiye'nin 250 yıldır önemli bir kalesi olan İstanbul Teknik Evrenkenti'ne de, şimdiki rektör atanır atanmaz, hazırlık sınıflarına ilâveten önce gene %30 diye başlayan İngilizce ile tedrisat kondu. Duyduğuma göre, Amerika ve İngiltere'den de meslek dersleri vermek üzere yabancı öğretim üyeleri getiriliyormuş. Halbuki, eski Sovyetlerde gayet iyi yetişmiş Türk dünyası ve Avrasya'nın değerli bilim adamları bulunuyor. Herhalde bu değerli insanlar, İngilizce yerine, ikinci dilleri olarak Rusça bildikleri için tercih edilmiyorlar.

Geçenlerde aldığım bir habere göre, eğitim dili Türkçe olan Mersin Evrenkenti'nin idaresi de YÖK'e, hazırlık sınıfı koyma izni için başvurmuş. Yanıt, "şu an yabancı dilden eğitime karşı geniş bir tepki oluştu. Sırası değil." olmuş. İnşallah bu haber asılsızdır, ama pek sanmam asılsız olacağını. İşte tüm evrenkentler bu yolda. Özellere gelince: Hepsinin [Maltepe Evrenkenti hâriç. Kendilerini kutlarım.] eğitim dili İngilizce. Çoğunda İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümleri de var, ama Türk Dili ve Edebiyatı bölümleri yok. Demek ki bunlar tamamıyla yabancı evrenkentler. Zaten bazılarının Amerikan, İngiliz evrenkentleriyle açıktan veya sessizce bağlantıları var. Derslerde Hıristiyanlık propagandası yapıldığını da öğrencilerden haber almaktayız. Peki, böyle gayri millî, bozguncu etkinliklere karşı devletin bağışıklık kurumları nerede?

Dahası var: Tüm liseler dört yıllık olacak, yâni hepsine hazırlık sınıfları konulacakmış. Öyle bir haber aldık. Büyük ihtimalle doğrudur. Gerekçe de şuymuş: Efendim, bu suretle Anadolu (yâni Roma eyaleti "Anatolia") Liseleri ve kolejlerle eşitlik sağlanacakmış. Demeli, bir toplulukta bazı kişilere virüs bulaşıp hastalanmışlarsa, eşitlik olsun diye herkese virüs bulaştırıp hastalandıralım! İşe bak. Herhalde sorsan, "Atatürk'ün Tevhid-i Tedrisat Kanunu'na da böylece uyum sağlayacağız" demekten utanmazlar. Vah Türkiye'm vah! Vah Atatürk'ün ruhu vah!

1953'te Türk okullarında İngilizce ile eğitimin başlatılıp yaygınlaştırılmasından beri eğitim niteliği hızla düşmüş, bugün eğitim her düzeyde âdetâ sıfırlanmıştır. Yalnız ben mi diyorum? Hayır. Eğitimin durumundan herkes şikâyetçi. Yabancı dille eğitim yapan liselerin, evrenkentlerin öğrencilerinden, mezunlarından, öğretmenlerinden, velilerden, hattâ bazı idarecilerinden yüzlerce e-mektup alıyorum. Herkes yakınıyor. Türk'ün Türk'e Tarzanca konuşmasındaki haysiyet, onur kırıcılıktan öte, kimse bir şey öğrenemiyor. Birkaç şey ezberleyip mezun olanlar, meslekle ilgili iş de bulamıyorlar. Avrupa'da iş bulacaklarını sananlar da avuçlarını yalayacaklar: oraların kendilerinde işsizlik var. Yabancı düşmanlığı da cabası. Üstelik Avrupa'nın, şu perişan İngiltere dışında, dili de İngilizce değil ki. Daha yeni Amsterdam'da idim: Tek kelime İngilizce göremiyorsun. Mâmullerinin üstünde sadece Hollanda dilinden yazılar; İngilizce'si hiç yok. "Avrupa Birliği'ne gireceğiz de..., onun için eğitim dili İngilizce olmalı" [AB'ye kim girmek, kim almak istiyorsa...] terânesi tam bir yalan. AB'nin dili İngilizce falan değil. Öyleyse neden İngilizce? Küresel kıraliyetçiler Türkiye'yi tasfiye etmek için öyle öngörüyor da ondan. Onların yerli kuyrukçukları gizli cemiyetlerin çoğu İngiliz, Amerikan bağlantılı.

Hazırlık sınıfı neye hazırlık? Ülkedeki her bireyin 250 kelime Tarzanca'dan başka bir şey öğrenememesi, Türk kimliğinin yok edilip ulus-devletin tasfiye edilmesine hazırlık. Milletvekillerine (Amerikalılarla daha iyi anlaşabilsinler diyeymiş!) İngilizce kursları açılıyor. Devlet dairelerinde İngilizce yazışmalar başladı. Tüm bunlar resmî dilin İngilizce yapılmasına hazırlık izlenimi veriyor. Bir de "Kürtçe eğitim"den bahsediyorlar? Peki, kendini Türk addedenlerin eğitimi ne olacak? Türkçe eğitim kalmıyor ki.

Bütün bu olanların karşısında Türkiye'nin dört bir bucağında "Büyük Uyanış" başlamıştır. Türkçe'nin yok edilmesi için sessiz sedâsız çıkarılan kararlara imzayı basan birkaç kişi artık telâştadır; uykuları kaçıyor. Onlara böyle önemli kararları alma, oldu bittiye getirme yetkisini kim verdi? Elbette halk vermedi. Şimdi artık kendilerine binlerce faks (belgegeçerden), binlerce te'lin e-mektubu yağmaktadır. Yabancı dille eğitim anayasaya aykırıdır, Atatürk'ün en temel ilkesine aykırıdır. Hukukçular toplu hâlde, suç duyurularında bulunmağa, dâvâlar açmağa hazırlanmaktadırlar. Biraz geç oldu ama, nihayet Türk, kendi insan haklarına, kültür, eğitim haklarına, bağımsızlığına, şerefine, mutlu geleceğine sahip çıkmaya başlamıştır.

1 Mayıs 2002, Yollarda.
Oktay Sinanoğlu

EĞİTİMİN AMACI

EĞİTİMİN AMACI

Eğitimin amacı, insanı, hem kendisi, hem de toplumu için değer yaratacak düzeye getirmek olmalı. Eğitimin ikinci gayesi ise, bir ulusun geçmişi ile geleceği arasında köprü kurmaktır. Yoksa onu kimliksiz, kişiliksiz, bilinçsiz ve darmadağın, ortak bir değerler dizgesinden yoksun bir kuru kalabalığa dönüştürür, değil mi ya? Örneğin bizim en az on bin yıllık, yalnız siyasi değil, uygarlıklar yaratmış ve Batı'ya defalarca götürmüş bir tarihimiz var. ["On bin yıl ve daha da eskisi için, meraklısına, Kâzım Mirşan'ın buluşlarını açıklayan, Kaynak Yayınları'ndan Halûk Tarcan'ın "Ön-Türk Tarihi" kitabı önerilir].

Asya Kökenli Avrasya Ulusuyuz

Ve biz Asya kökenli bir Avrasya ulusuyuz. Eğitim, nesillerimize bu geçmişin bilincini vermezse, çok kısa bir uygarlık tarihi olan Avrupa'ya (ya da Amerika'ya) yamanmayı kendisine ülkü edinen, bağımsızlık duygusunu yitirmiş, kendi hedefleri, siyaseti olmayan, yabancıların çıkarları için çalışmaktan medet uman sözde aydınlar ve hatta yöneticiler yetiştiririz. Hâlbuki hem Asya'nın, hem Batı'nın ne olduğunu iyi öğrenir, idrak edersek, Asya kültürlerinin yüceliği karşısında, Batı'nın yüzeysel yaldızı bize artık parıltılı gelmez, Batı'nın bize musallat ettiği aşağılık duygusundan da kurtuluruz; yüzümüzü Doğu'ya, Doğu önderliğindeki bir Avrasya'ya dönmek gelir içimizden.

1950'lerde Gelen Yabancı Danışmanlar

Eğitimin, son yirmi yılda geldiği şu hâle "eğitim" demek mümkün mü? Hâlbuki 1950'lerde yabancı "danışmanlar" iyice devreye girinceye kadar Türk ortaöğretimi dünyadaki en iyilerinden biriydi; o zamana dek hâlâ Atatürk'ün milli eğitim anlayışına göre yürümekteydi. Sonra bozdular, önce yavaş yavaş; son yıllarda ise son sürat sıfırladılar eğitimi.
Şu hâle, yeni bir gözle hele bir bakın: Öğrenci bir okula yazılıyor, ama derslere girip bir şeyler öğreneceğine, en önemlisi düşünme alışkanlığı edineceğine, dershane kapılarında, gece gündüz, hafta sonları perişan oluyor. Neden? Çünkü konuların ruhu yerine, birtakım, ezberciliği teşvik eden sınavları geçme taktiklerini öğrenecek. Adları alfabe çorbasını andıran giriş sınavları, mesele çözme, düşünme, düşündüğünü iyi ifâde edebilme yeteneklerini ölçen sınavlar yerine, A, B, C,... şıklarından birini işaretleten sınavlar. Amaç herhangi bir evrenkente (üniversiteye), herhangi bir dalda kapağı atmak. Öğrencinin ne için ve nasıl bir meslek edineceği önemli değil. Öğrencilerin ancak %10 kadarı, istediği, sevdiği bir dala girebiliyor; onun, dolayısıyla ülkenin, kaderini işte o alfabe çorbası sınavlar belirliyor. Bu, yirmi yıldır böyle gittiğine göre, demek ki ülkemiz %90 yaptığı işten, mesleğinden nefret eden insanların elinde. [Gerçi, insanlara zâten liyâkatlerine göre iş verilmiyor ya; birinin hısımı, ya da hemşerisi olacaksın, çömezlik yeteneklerin gelişmiş olacak. Hele hele yükselmen için, seni, ucu dışarıda, beşinci kol "Muhip" cemiyetleri üyeliğine uygun bulmalılar. Vatansever değil, "vatansatar" olabilmelisin.].

ABD ve AB Mallarını Pazarlayacak!

Evrenkent öğrencilerine hep sorarım: Örneğin, "Fiziğe merak sarmıştın demek, fizik bölümüne girdin". Aldığım cevaplar genelde şu mealde olur: "Yok canım, ben diplomamı hele bir alayım, fizikle falan uğraşacak değilim. Ticaret yapacağım [ ABD, AB mallarını pazarlayacak anlaşılan. Başka, üretici meslekler kalmadı ki artık; ne fabrika kaldı, ne, az da olsa araştırma, ne yerli üretim].
Velinin derdi: "Oğlum falanca evrenkentte okuyor" diyebilmek. Toplumuna yabancılaşmış "üst tabaka"dan ise, "Oğlum, Amerika'da mastır yapıyor" diyebilmeli; arada bir ana baba [Noel tatilinde] oğulcuklarını ziyaret etmeli. Oğul, ne için, nasıl bir yerde okuyor fark etmez.
Öğrencinin derdi de, dostlar alışverişte görsün kabilinden bir diploma alabilmek. Zâten sonra, ömür boyu tek bir kitabın kapağını bile açmayacak. İşte ulusal hedefleri olmayan bir ülkenin bireyleri de böyle olur.
Aksaklığın tanımı daha bitmedi. Şimdilik bu kadarını diyelim, ötesini, ve de peki, bu perişan eğitim düzenimize ne yapılması gerektiğini de sonraya bırakalım. Yeni ufuklar dileğiyle.

17 Ocak 2002
Oktay Sinanoğlu

ATATÜRK BİLİM VE EĞİTİM DİLİ HAKKINDA NE DEMİŞTİ?


Bağımsızlık ruhunun temelinde kimlik bilinci, kişilik, onur/haysiyet duygusu ve özgüven yatar. “Bağımsızlık benim karakterimdir” diyen Atatürk onun için halkımızın kimlik, kişilik, onur ve özgüveni üzerinde durdu. Kafalar, gönüller bağımsız olmadan, ülkenin ne iktisâdı, ne savunması, ne de dış siyaseti bağımsız olabilirdi.

Atatürk “Türk Kimliğini” Türkçe ile tanımlamıştır. Onun için de Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki temel dâvâsı Türkçe’yi, dolayısıyla Türk kültür ve kimliğini yabancı boyunduruklardan korumak, bunun için de eğitimi her düzeyde Türkçe ile yapmak, halkın yabancı dille, (yâni yabancı misyoner türü) eğitime özenmesini önleyecek tedbirler almak olmuştur. Bakınız Atatürk bu konularda neler diyor:

  • “Türk demek Türkçe demektir; ne mutlu Türküm diyene.” (meğer meşhur sözün birinci kısmı da varmış! ).

  • “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin gelişmesinde başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin. -Ülkelerini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” [ve tabii korumalı]

  • “Kat’î olarak bilinmelidir ki Türk milletinin millî dili ve millî benliği bütün hayatında hâkim ve esas olacaktır.” [Elbette “bütün hayat”tan kasıt siyaset, hukuk, teknik, bilim, eğitim, sanat, tıp, kültür ve edebiyattır; hayatın her yüzü.]

  • “Batı dillerinden hiçbirinden aşağı olmamak üzere, onlardaki kavramları anlatacak keskinliği, açıklığı haiz Türk bilim dili terimleri tespit edilecektir.” (Atatürk bizzat kendisi bu dâvâ uğruna çalıştı. Bugün askerlikte olsun, matematikte olsun kullandığımız birçok terimleri Türkçenin derinliklerinden çıkarıp bize armağan etmiştir. Altmış beş yıldır bu konuda çok ilerleme kaydedilmiş, her yeni bilimsel kavram tam Türkçesiyle ifâde edilebilir konuma gelinmişken ne hikmetse şimdi bazı odaklar bu gelişmeyi ve Türkçeyi hızla yok etmekle uğraşıyor.)

  • Daha 1924’te: “Millî eğitimin ne demek olduğunu bilmekte hiçbir tereddüt kalmamalıdır. Bir de millî eğitim esas olduktan sonra onun lisanını, usûlünü, vâsıtalarını da millî yapmak zarûreti münâkaşa edilemez.”

  • 1938’de, vefatından az önce: “Türlü bilimlere ait Türkçe terimler tespit edilmiş, bu suretle dilimiz yabancı dillerin tesirinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır. Bu yıl okullarımızda tedrisatın Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olmasını kültür hayatımız için mühim bir hâdise olarak kaydetmek isterim.”

  • Ve nihayet Türk bilimci ve eğitimcisine şu vasiyeti: “Bakınız arkadaşlar, ben belki çok yaşamam. Fakat siz, ölene dek Türk gençliğini yetiştirecek ve Türkçe’nin bir kültür dili olarak gelişmeye devamı yolunda çalışacaksınız. Çünkü Türkiye ve Türklük, uygarlığa ancak bu yolla kavuşabilir.” (Atatürk’ün sözlerinin kaynağı ve ilâve bilgiler için: Bkz. O. Sinanoğlu, “Atatürk ve Türk Bilim Dili”, Bilim ve Teknik, sayı 59, sff. 8-11, Ekim 1972).

    Görülüyor ki, Atatürkçülükle, yabancı dilden eğitim, Hıristiyan misyoner okulu modeli demek olan “kolej” (veya benzeri “Anadolu lisesi”) yanlısı olmak kesinlikle bağdaşmaz. O halde Atatürkçülere bugün, her zamankinden çok, büyük bir görev düşüyor: Türkçe bir iki nesil sonra yok olmadan yabancı dille eğitime son verilmeli, onun yerini yabancı dil takviyeli Türkçe Fen liseleri veya Ülken (“süper”) liseler düzeni almalı. Türkçe bilim ve teknik yayınları (telif ve tercüme, dergi ve kitaplar) Devlet ve çeşitli kuruluşlarca teşvik edilmeli. Unutulmamalı ki, Türk Devleti’nin birinci görevi Türk adının, kimliğinin, onun için de Türkçe’nin ilelebet yaşamasını sağlamaktır.
    Oktay Sinanoğlu
  • GÖÇEDEN TÜRKLER

    Geçen gün Avustralya'dan bir bey telefon etti. Aydın, kültürlü bir bey olduğu besbelli. Orada Türkçe radyo yayınları yapıyormuş; bulunduğu yerde 60–70 bin Türk varmış. Telefonla yarımşar saatten iki tane söyleşi yaptık. Sorular çok güzel hazırlanmış. Bey'in Türkçe'si de mükemmel.

    Sorulardan biri, oradaki Türklerin kendilerini içinde buldukları bir ikilem üzerine sormak istedikleriydi: Bir yandan yabancı ülkeye uyum sağlamak, orada çalışmak zorundalar; bir yandan da çocuklarının yabancı olarak yetişmesi ihtimalinden endişeliler; Türk kimliklerini ne kadar korumalılar? Tabii böyle bir sorun hissetmeleri bile iyiye alâmet. Öyle ya, özellikle ABD'deki bazılarının böyle bir sorunu yok. "Biz Amerikalılar" diye Tarzan şivesiyle konuşanlarına, bazı da Türkçe hiç konuşmak istemeyene ara sıra rastlamışımdır (ama çok şükür az).

    Radyo söyleşisinden bir hafta sonra kendimi Hollanda'da buldum. Bir çok Türk dernekleri var; Sovyetlerin dağılışının onuncu yılında Türk Dünyası'nın durumu, sorunları, Türkiye ile ilişkileri, ortak Türkçe, ortak yazı gibi meseleler üzerine bir toplantı düzenlemişler. Türkiye'den de bir kaç konuşmacı. Bir tek Büyükelçi katılmamış; efendim, kendisi ancak konu Türkiye-Hollanda ilişkileri olursa katılırmış. [Bu Dış İşleri Bakanlığı'nın artık iyice bir gözden geçirilmesi lâzım. Önceki yıllarda, ABD'de ve Almanya'da, yalnızca Türklerin bulunduğu toplantılarda herkesin İngilizce konuşmalar yaptığını, böyle olsun diye oralardaki konsolos ve elçilerden Türk derneklerine yazılı tâmimler gelmiş olduğunu yazmıştım (Bkz. O. Sinanoğlu, "Hedef Türkiye", Otopsi Yayınları, İst. 2002). Düşünün, Almanya'da bile İngilizce! Neden? Küresel Kıraliyetçilerin planına uyum sağlamak için olacak.]

    Ertesi gün Rotterdam'daki başka bir Türk derneğinin konuğu olduk. Duvarlarda İbn-i Sina, Birûnî, Harezmî gibi büyük Türk bilginlerinin, matematikçilerinin resimleri. [YTÜ'nün matematik bölümünde de bir gün, yabancı büyük matematikçilerin resimleri yanı sıra bizimkileri de görürüz inşallah.]. Öbür yanda Hacı Bektaş Veli'nin tasviri. Hârika çiğ köfteler, dönerler yendikten, konuşmamızı da yaptıktan sonra âmâ Âşık Efe ozan aldı sazı eline, türküler yaktı. Kendimi Türkiye'den fazla Türkiye'de hissettim. Orada doğmuş büyümüş gençler bile gayet güzel Türkçe konuşuyor. Hem Hollandalı'lar, hem de sonuna kadar kimliklerine sahipler. [Türkiye'deki tatlı su küresel kıraliyetçi kuyrukları utansın.]

    Bir ülke ulusal hedeflerini kaybeder, eğitim düzeni sıfırlanır, iktisadı çökertilir, açlık baş gösterirse, yurtdışına muhaceret artar. Yurtdışına göçmek zorunda kalanlar elbette bulundukları ülkenin yasalarına uyacaklar, toplumun kurallarına, kültürüne saygı gösterecekler, yaptıkları işin en iyisini yapacaklar, çevrelerindeki o ülke insanları, aralarındaki Türkleri örnek insanlar olarak görecek, gösterecek. Amma, nerede olurlarsa olsunlar göçmenler Türk kimliklerine sımsıkı sarılacaklar, aralarında bazı görüş ayrılıkları da olsa birlik olacaklar, çocuklarına mutlâka Türkçe'yi, Türk tarihini, geleneklerini, Türk edebiyatını öğretecekler. Şimdi yurtdışındaki Türklerin de "Büyük Uyanış"tan nasiplerini aldıklarını görüyor, ana yurtlarını hiç bir zaman unutmayacaklarını, ona daima destek olacaklarını biliyoruz. Selâm olsun hepsine.

    25 Mayıs 2002; Rotterdam.
    Oktay Sinanoğlu
    Her ülkede iyi insanlar da vardır, sayıları o ülkenin kültürüne bağlı. Nitekim Batı'da da, vahşi sömürgecilerine, soykırımcılarına karşı duranlar da çıkıyor. Anlaşılan bunlardan biri Velş asıllı dilci David Crystal. "Kembriç ('Cambridge') Dil ve Diller Ansiklopedisi" gibi eserleri var. Çeşitli dillerin sömürgeciler tarafından yok edilmesine karşı bilimsel yoldan uğraşıyor. Şu kitabı da o mealde: D. Crystal, "Dillerin Katli", Cambridge University Press, Cambridge, UK (2000). [Kitabın adını "Language Death" koymuş, ama kastettiği "Dillerin Katli"].
    Kitapta anlatılanlar, 1970'ten beri, yıllardır Türkiye'de anlattıklarımızı, yazdıklarımızı [Bkz. O. Sinanoğlu, "Bye-Bye Türkçe", Otopsi Yayınları, İstanbul, (2000, 7.Baskı Mayıs 2002)] doğrular mahiyette.

    Fiziki Ve Kültürel Soykırım

    XVI. yüzyılda İspanyollar, arkasından İngilizler geldiğinde Amerika kıtalarının yerli nüfusu 100 milyon imiş; 200 yıl sonra bu 1 milyona düşmüş. (D.C., sf. 72). Bu, fizikî soykırım. Bir kavim toptan yok edilirse tabii dilleri de yok oluyor.

    Ancak, bir de "kültürel soykırım" var. Kavim duruyor, ama dili kasıtlı bir şekilde yok ediliyor. O zaman bir köleler kalabalığı oluşuyor. Sömürgecinin istediği. D. Crystal, dillerin yok edilmesinde kullanılan araç ve yöntemleri inceliyor, sonra da bunlara karşı alınabilecek tedbirleri araştırıyor. İşin siyasî tarafını biraz üstü kapalı geçmeye çalıştığı belli; ne de olsa İngiltere'de oturuyor.

    Kitle iletişimi çağında kullanılan araçlardan biri "ayarlı" basın-yayın; TV bilhassa önemli. Diğer bir dilci Michael Krauss ['Dünyanın bunalımdaki dilleri', Language (dergisi), Cilt 68, sf.4–10, (1992)], "TV kültürel bir zehirli gaz, sinir gazıdır" demekte.

    Ezinlenlerin Dilini Yok Etmek İçin...

    Batı'nın sömürgecileri, ezdikleri ahalinin dilini yok etmek için neler yapmamışlar ki:

    • Esir tâcirleri, Afrika'nın çeşitli bölgelerinden, dilleri değişik kabilelerden esirleri üçer beşer, aynı gemiye koyup Amerika kıtasına götürmüşler. Aynı dilden olanları kasten ayırmışlar ki, esirler arasında iletişim olmasın. Benzer olay Kuzey Amerika'da: Anglolar, dilleri farklı yerli uluslarından olanları aynı tehcir kampına doldurmuşlar; aralarında birlik, beraberlik olmasın, konuşamasınlar, hepsi İngilizce öğrenmek zorunda kalsın diye. (D.C., sf.82) .
    • Ortaöğretimde ulusal dilden eğitim kalmıyorsa, dil hızla yok olmaya başlıyor. Önce dilin kullanım alanı azalıyor. Buna "dilin folklorlaşması" diyorlar. Dil gittikçe zayıflıyor, ölüme mahkûm oluyor. Onun için sömürgeciler, eğitim dilinin tümüyle ulusal dil yerine sömürgecinin dili olması için her yola başvuruyorlar. Ülke resmen işgal altındaysa zorla. Değil de, hâlâ ulusta bağımsızlık duygusu, geleneği varsa, kukla hükümetleri [ve önemli mevkilere yerleştirilen gizli cemiyet üyelerini] kullanarak. (D.C., sf. 83,...).
    • Bir dilin yaşayabilmesi için halkın dilini sevmesi, her alanda kullanmak istemesi, onunla iftihar etmesi çok önemli. Onun için sömürgeci, halkta özellikle kendi dilini hor görme, aşağılama tavırlarını oluşturuyor. Bunu İspanyollar, (Mayalara, Azteklere) Orta Amerika'da; İspanyol ve Portekizler, Güney Amerika'da yapmış (hâlâ da yapıyorlar). Anglo-Sakson sömürgeciler de, Kuzey Amerika'da, Afrika'da, Asya'da, her gittikleri yerde (D.C., sf.84...). [Osmanlı Türk Devleti'nin dağıtılmasından beri bu lânetlenesi etkinlik Orta-Doğu'da, Fransızlar tarafından da Kuzey Afrika'da sürdürülüyor. Bunda, "ayarlı" basın-yayın ve onun köşe yazarlarının da yeri büyük].

    Düğmeyle Yakalama "Yöntemi"!

    Kenyalı yazar Ngugi va Thiong'o, "Aklın Sömürgeleştirilmesi: Afrika'da Dil Siyaseti" ('Colonizing the Mind: Politics of Language in Africa') (Currey, London 1986) kitabında, İngilizce ile eğitim yapan Kenya okulundaki çocukluk anısını şöyle anlatıyor: En aşağılayıcı durum, okulun civarında kendi dilini konuşurken yakalanmaktı. Yakalananın çıplak kıçına sopayla vuruluyor, veya boynuna, üstünde "BEN APTALIM", "BEN EŞEĞİM" yazan madenî bir levha asılıp ortalıkta dolaştırılıyordu. Bazan da, "suçlu"nun ödemekte zorlanacağı para cezaları kesiliyordu. Peki, öğretmenler "suçlu"yu nasıl yakalıyorlardı? Başta, öğrencinin birine bir düğme veriliyordu. O, ulusal dili konuştuğunu gördüğü bir öğrenciye düğmeyi verecek. Günün sonunda düğme kendisinde kalan öğrenci düğmeyi kimden aldığını ifşa edecek ve süreç zincirleme gidip gün boyunca ulusal dilini konuştuğu için düğme üstünden geçen tüm öğrenciler yakalanacaktı. İşte böylece ulusal dilin konuşulması engellendiği gibi, çocuklar cadı avına sürülmüş, muhbirliğe, ötesi, kendi toplumuna ihanet etmeye alıştırılmış oluyorlardı.

    Türk Gençliğinde "Büyük Uyanış" başlamış olduğu için, yukarıdaki gibi örneklerin Türkiye'deki yabancı ya da yerli misyoner okulları, hattâ sözde evrenkent, ve özellikle, sayıları artmış olan Beşinci kol Üniversitelerinde (evrenkentlerinde) olanlarla karşılaştırılmasını hem zihni, hem gönlü aydınlanmış değerli, yurtsever okuyucularımıza bırakıyorum.

    19 Haziran 2002, Diller Âleminden.
    Oktay Sinanoğlu

    BATILI'NIN ETTİKLERİ

    Her ülkede iyi insanlar da vardır, sayıları o ülkenin kültürüne bağlı. Nitekim Batı'da da, vahşi sömürgecilerine, soykırımcılarına karşı duranlar da çıkıyor. Anlaşılan bunlardan biri Velş asıllı dilci David Crystal. "Kembriç ('Cambridge') Dil ve Diller Ansiklopedisi" gibi eserleri var. Çeşitli dillerin sömürgeciler tarafından yok edilmesine karşı bilimsel yoldan uğraşıyor. Şu kitabı da o mealde: D. Crystal, "Dillerin Katli", Cambridge University Press, Cambridge, UK (2000). [Kitabın adını "Language Death" koymuş, ama kastettiği "Dillerin Katli"].
    Kitapta anlatılanlar, 1970'ten beri, yıllardır Türkiye'de anlattıklarımızı, yazdıklarımızı [Bkz. O. Sinanoğlu, "Bye-Bye Türkçe", Otopsi Yayınları, İstanbul, (2000, 7.Baskı Mayıs 2002)] doğrular mahiyette.

    Fiziki Ve Kültürel Soykırım

    XVI. yüzyılda İspanyollar, arkasından İngilizler geldiğinde Amerika kıtalarının yerli nüfusu 100 milyon imiş; 200 yıl sonra bu 1 milyona düşmüş. (D.C., sf. 72). Bu, fizikî soykırım. Bir kavim toptan yok edilirse tabii dilleri de yok oluyor.

    Ancak, bir de "kültürel soykırım" var. Kavim duruyor, ama dili kasıtlı bir şekilde yok ediliyor. O zaman bir köleler kalabalığı oluşuyor. Sömürgecinin istediği. D. Crystal, dillerin yok edilmesinde kullanılan araç ve yöntemleri inceliyor, sonra da bunlara karşı alınabilecek tedbirleri araştırıyor. İşin siyasî tarafını biraz üstü kapalı geçmeye çalıştığı belli; ne de olsa İngiltere'de oturuyor.

    Kitle iletişimi çağında kullanılan araçlardan biri "ayarlı" basın-yayın; TV bilhassa önemli. Diğer bir dilci Michael Krauss ['Dünyanın bunalımdaki dilleri', Language (dergisi), Cilt 68, sf.4–10, (1992)], "TV kültürel bir zehirli gaz, sinir gazıdır" demekte.

    Ezinlenlerin Dilini Yok Etmek İçin...

    Batı'nın sömürgecileri, ezdikleri ahalinin dilini yok etmek için neler yapmamışlar ki:

    • Esir tâcirleri, Afrika'nın çeşitli bölgelerinden, dilleri değişik kabilelerden esirleri üçer beşer, aynı gemiye koyup Amerika kıtasına götürmüşler. Aynı dilden olanları kasten ayırmışlar ki, esirler arasında iletişim olmasın. Benzer olay Kuzey Amerika'da: Anglolar, dilleri farklı yerli uluslarından olanları aynı tehcir kampına doldurmuşlar; aralarında birlik, beraberlik olmasın, konuşamasınlar, hepsi İngilizce öğrenmek zorunda kalsın diye. (D.C., sf.82) .
    • Ortaöğretimde ulusal dilden eğitim kalmıyorsa, dil hızla yok olmaya başlıyor. Önce dilin kullanım alanı azalıyor. Buna "dilin folklorlaşması" diyorlar. Dil gittikçe zayıflıyor, ölüme mahkûm oluyor. Onun için sömürgeciler, eğitim dilinin tümüyle ulusal dil yerine sömürgecinin dili olması için her yola başvuruyorlar. Ülke resmen işgal altındaysa zorla. Değil de, hâlâ ulusta bağımsızlık duygusu, geleneği varsa, kukla hükümetleri [ve önemli mevkilere yerleştirilen gizli cemiyet üyelerini] kullanarak. (D.C., sf. 83,...).
    • Bir dilin yaşayabilmesi için halkın dilini sevmesi, her alanda kullanmak istemesi, onunla iftihar etmesi çok önemli. Onun için sömürgeci, halkta özellikle kendi dilini hor görme, aşağılama tavırlarını oluşturuyor. Bunu İspanyollar, (Mayalara, Azteklere) Orta Amerika'da; İspanyol ve Portekizler, Güney Amerika'da yapmış (hâlâ da yapıyorlar). Anglo-Sakson sömürgeciler de, Kuzey Amerika'da, Afrika'da, Asya'da, her gittikleri yerde (D.C., sf.84...). [Osmanlı Türk Devleti'nin dağıtılmasından beri bu lânetlenesi etkinlik Orta-Doğu'da, Fransızlar tarafından da Kuzey Afrika'da sürdürülüyor. Bunda, "ayarlı" basın-yayın ve onun köşe yazarlarının da yeri büyük].

    Düğmeyle Yakalama "Yöntemi"!

    Kenyalı yazar Ngugi va Thiong'o, "Aklın Sömürgeleştirilmesi: Afrika'da Dil Siyaseti" ('Colonizing the Mind: Politics of Language in Africa') (Currey, London 1986) kitabında, İngilizce ile eğitim yapan Kenya okulundaki çocukluk anısını şöyle anlatıyor: En aşağılayıcı durum, okulun civarında kendi dilini konuşurken yakalanmaktı. Yakalananın çıplak kıçına sopayla vuruluyor, veya boynuna, üstünde "BEN APTALIM", "BEN EŞEĞİM" yazan madenî bir levha asılıp ortalıkta dolaştırılıyordu. Bazan da, "suçlu"nun ödemekte zorlanacağı para cezaları kesiliyordu. Peki, öğretmenler "suçlu"yu nasıl yakalıyorlardı? Başta, öğrencinin birine bir düğme veriliyordu. O, ulusal dili konuştuğunu gördüğü bir öğrenciye düğmeyi verecek. Günün sonunda düğme kendisinde kalan öğrenci düğmeyi kimden aldığını ifşa edecek ve süreç zincirleme gidip gün boyunca ulusal dilini konuştuğu için düğme üstünden geçen tüm öğrenciler yakalanacaktı. İşte böylece ulusal dilin konuşulması engellendiği gibi, çocuklar cadı avına sürülmüş, muhbirliğe, ötesi, kendi toplumuna ihanet etmeye alıştırılmış oluyorlardı.

    Türk Gençliğinde "Büyük Uyanış" başlamış olduğu için, yukarıdaki gibi örneklerin Türkiye'deki yabancı ya da yerli misyoner okulları, hattâ sözde evrenkent, ve özellikle, sayıları artmış olan Beşinci kol Üniversitelerinde (evrenkentlerinde) olanlarla karşılaştırılmasını hem zihni, hem gönlü aydınlanmış değerli, yurtsever okuyucularımıza bırakıyorum.

    19 Haziran 2002, Diller Âleminden.
    Oktay Sinanoğlu

    GENÇLERE MESLEK VE ZANAAT

    Bir öğrencim vardı, Yale Evrenkenti'nde; çok başarılıydı; hem kimyayı, hem iktisâdı aynı anda bitirdi. (Bkz. "Emine Çaykara söyleşisi: 'Oktay Sinanoğlu Kitabı', İş Bankası Kültür Yayınları, 2001–2002). Adı Jonathan Cave.

    Bir yaz, bir ay kadar ortadan kayboldu. "Nerdeydin?" dedim. Meğer TIR şoförlüğü kursuna gidip TIR ehliyeti almış, tatil diye. Önce şaşırdım, sonra anladım: Kafasıyla yoğun çalışanlar, fizikî işlerle uğraştıkları zaman dinlenirler, bu onlara zevk verir. Başka örneklerini de görmüştüm: Nur içinde yatsın, Norveç asıllı benden epeyi yaşlı, hem meslektaş, hem arkadaşım Lars Onsager (sonradan fizik Nobel ödülünü alan), derin düşüncelerle, en çetrefil matematiksel meselelerle dolu bir günün sonunda, evinin bodrumunda kurduğu marangoz atölyesine çekilir, saatlerce marangozluk yapardı.

    1960 yıllarda, bir ara beraber Yale'de bulunduğumuz, değerli tiyatro yazarımız Güngör Dilmen (bu yazıyı görürse, selâm olsun kendisine), yaz geldikte, Konektikut Eyaleti'nin yemyeşil çiftliklerinden birinde, gönüllü olarak toprakla çalıştı. Böylece doğa ile bütünleştiğini, tazelendiğini ifâde ediyordu sohbetlerimizde.

    Fakat Jonathan Cave'in TIR şoförlüğü merakının altında yatan başka bir neden daha varmış. Dedi ki: "Dünyanın hâli belli olmaz. Bizim gibi fikriyatla uğraşanlara bir gün ortam bulunmayabilir, yaşam imkânları da olmayabilir. Onun için, bir yandan yüksek meslek edinirken, bir yandan da, her yerde, her koşulda geçer akça olabilecek bir zanaat sahibi de olmayı düşündüm. TIR kursu ilânını görünce, gittim yazıldım." Jonathan ehliyetini aldı; inşallah zanaatını icra etmeye de, dünya ahvali gittikçe bozulmakta ise de gerek kalmaz. Şimdi kendisi Stanford Evrenkenti'nin bir profesörü olarak matematiksel iktisat kuramları geliştirmeğe devam ediyor.

    Türkiye gibi IMF'nin kancalarına takılmış ülkelerde gençlere, yukarıdaki, o zaman yirmi yaşında olan bir gencin yaşam öngörüsü yararlı gelebilir. Üstelik, Türkiye'deki evrenkentlerde (belki tıp gibi bir iki dal hâriç) işe yarar, gerçek bir meslek eğitimi verildiği pek söylenemez. "Evrenkent bitirdim" demekle bir şey olmuyor; ne yapabiliyorsun, soyut olsun, somut olsun ne üretebiliyorsun, o önemli.
    Bizde öğrenciler yaz tatillerinde ne yapar? Çoğunun yararlı bir meşgalesi var mı acaba. Yanıtı okuyucuya bırakalım.

    Türkiye'de artık, genç, evrenkent bitirmiş olsun, evrenkente girememiş olsun, pek fark etmiyor. Gidecek evrenkent bulamayan bir iki milyon genç var da, bitirip iş bulamayanların sayısı da epey arttı. [Böyle küresel kıraliyetçilere teslim edilmiş ülkelerde mesleklerin kalmadığını demiştik. Şirket yabancı, sermaye yabancı, git gide toprak yabancının; ne olacak? Her düzeyde şirket ve iş yöneticileri, mühendisler, mimarlar, profesörler, uzmanlar da sonunda yabancı olacak. Onların molozlarına da iş bulacak yabancı elbet. Meslekler kalmamasına şaşmamalı.]

    O hâlde, yabancıya teslimiyet meselesi kökünden hâl edilinceye kadar, geçici tedbir olarak ne yapmalı? Evrenkentlere gidemeyen, veya böylelerine gitmek istemeyen gençlerin işe yarar, geçer akça birer zanaat edinmeleri için kısa süreli, veya bir iki yıllık kurslar açılmalı. Bu eğitim tatbikatlı olmalı. Evrenkente gitmekte olanların aynı şekilde birer de zanaat sahibi olmaları için yaz kursları açılmalı. Tarzanca kurslarından dershaneler hayli para kazandı, ama öğrencilerin Tarzanca ile karınları doymayacak. Devlet memuriyetine torpil bulup ta kapağı atmak isteyenlere, yararlı bir iş yapmadan maaş almağa da artık yer yok; deniz tükendi. Dershaneler, zanaat eğitimi için girişimde bulunmalı. Dış ülkelerde böyle kurslar yaygın ve rağbette.

    Gençlerin, hem kendileri için, hem sevgili halkımızın refahı, ve yurdumuzun bekası için üretici olmağa çalışacaklarından eminim. Çünkü gençlerimiz artık uyanmıştır.

    21 Mayıs 2002
    Oktay Sinanoğlu