turkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
turkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2007 Pazar

GÖÇEDEN TÜRKLER

Geçen gün Avustralya'dan bir bey telefon etti. Aydın, kültürlü bir bey olduğu besbelli. Orada Türkçe radyo yayınları yapıyormuş; bulunduğu yerde 60–70 bin Türk varmış. Telefonla yarımşar saatten iki tane söyleşi yaptık. Sorular çok güzel hazırlanmış. Bey'in Türkçe'si de mükemmel.

Sorulardan biri, oradaki Türklerin kendilerini içinde buldukları bir ikilem üzerine sormak istedikleriydi: Bir yandan yabancı ülkeye uyum sağlamak, orada çalışmak zorundalar; bir yandan da çocuklarının yabancı olarak yetişmesi ihtimalinden endişeliler; Türk kimliklerini ne kadar korumalılar? Tabii böyle bir sorun hissetmeleri bile iyiye alâmet. Öyle ya, özellikle ABD'deki bazılarının böyle bir sorunu yok. "Biz Amerikalılar" diye Tarzan şivesiyle konuşanlarına, bazı da Türkçe hiç konuşmak istemeyene ara sıra rastlamışımdır (ama çok şükür az).

Radyo söyleşisinden bir hafta sonra kendimi Hollanda'da buldum. Bir çok Türk dernekleri var; Sovyetlerin dağılışının onuncu yılında Türk Dünyası'nın durumu, sorunları, Türkiye ile ilişkileri, ortak Türkçe, ortak yazı gibi meseleler üzerine bir toplantı düzenlemişler. Türkiye'den de bir kaç konuşmacı. Bir tek Büyükelçi katılmamış; efendim, kendisi ancak konu Türkiye-Hollanda ilişkileri olursa katılırmış. [Bu Dış İşleri Bakanlığı'nın artık iyice bir gözden geçirilmesi lâzım. Önceki yıllarda, ABD'de ve Almanya'da, yalnızca Türklerin bulunduğu toplantılarda herkesin İngilizce konuşmalar yaptığını, böyle olsun diye oralardaki konsolos ve elçilerden Türk derneklerine yazılı tâmimler gelmiş olduğunu yazmıştım (Bkz. O. Sinanoğlu, "Hedef Türkiye", Otopsi Yayınları, İst. 2002). Düşünün, Almanya'da bile İngilizce! Neden? Küresel Kıraliyetçilerin planına uyum sağlamak için olacak.]

Ertesi gün Rotterdam'daki başka bir Türk derneğinin konuğu olduk. Duvarlarda İbn-i Sina, Birûnî, Harezmî gibi büyük Türk bilginlerinin, matematikçilerinin resimleri. [YTÜ'nün matematik bölümünde de bir gün, yabancı büyük matematikçilerin resimleri yanı sıra bizimkileri de görürüz inşallah.]. Öbür yanda Hacı Bektaş Veli'nin tasviri. Hârika çiğ köfteler, dönerler yendikten, konuşmamızı da yaptıktan sonra âmâ Âşık Efe ozan aldı sazı eline, türküler yaktı. Kendimi Türkiye'den fazla Türkiye'de hissettim. Orada doğmuş büyümüş gençler bile gayet güzel Türkçe konuşuyor. Hem Hollandalı'lar, hem de sonuna kadar kimliklerine sahipler. [Türkiye'deki tatlı su küresel kıraliyetçi kuyrukları utansın.]

Bir ülke ulusal hedeflerini kaybeder, eğitim düzeni sıfırlanır, iktisadı çökertilir, açlık baş gösterirse, yurtdışına muhaceret artar. Yurtdışına göçmek zorunda kalanlar elbette bulundukları ülkenin yasalarına uyacaklar, toplumun kurallarına, kültürüne saygı gösterecekler, yaptıkları işin en iyisini yapacaklar, çevrelerindeki o ülke insanları, aralarındaki Türkleri örnek insanlar olarak görecek, gösterecek. Amma, nerede olurlarsa olsunlar göçmenler Türk kimliklerine sımsıkı sarılacaklar, aralarında bazı görüş ayrılıkları da olsa birlik olacaklar, çocuklarına mutlâka Türkçe'yi, Türk tarihini, geleneklerini, Türk edebiyatını öğretecekler. Şimdi yurtdışındaki Türklerin de "Büyük Uyanış"tan nasiplerini aldıklarını görüyor, ana yurtlarını hiç bir zaman unutmayacaklarını, ona daima destek olacaklarını biliyoruz. Selâm olsun hepsine.

25 Mayıs 2002; Rotterdam.
Oktay Sinanoğlu
Her ülkede iyi insanlar da vardır, sayıları o ülkenin kültürüne bağlı. Nitekim Batı'da da, vahşi sömürgecilerine, soykırımcılarına karşı duranlar da çıkıyor. Anlaşılan bunlardan biri Velş asıllı dilci David Crystal. "Kembriç ('Cambridge') Dil ve Diller Ansiklopedisi" gibi eserleri var. Çeşitli dillerin sömürgeciler tarafından yok edilmesine karşı bilimsel yoldan uğraşıyor. Şu kitabı da o mealde: D. Crystal, "Dillerin Katli", Cambridge University Press, Cambridge, UK (2000). [Kitabın adını "Language Death" koymuş, ama kastettiği "Dillerin Katli"].
Kitapta anlatılanlar, 1970'ten beri, yıllardır Türkiye'de anlattıklarımızı, yazdıklarımızı [Bkz. O. Sinanoğlu, "Bye-Bye Türkçe", Otopsi Yayınları, İstanbul, (2000, 7.Baskı Mayıs 2002)] doğrular mahiyette.

Fiziki Ve Kültürel Soykırım

XVI. yüzyılda İspanyollar, arkasından İngilizler geldiğinde Amerika kıtalarının yerli nüfusu 100 milyon imiş; 200 yıl sonra bu 1 milyona düşmüş. (D.C., sf. 72). Bu, fizikî soykırım. Bir kavim toptan yok edilirse tabii dilleri de yok oluyor.

Ancak, bir de "kültürel soykırım" var. Kavim duruyor, ama dili kasıtlı bir şekilde yok ediliyor. O zaman bir köleler kalabalığı oluşuyor. Sömürgecinin istediği. D. Crystal, dillerin yok edilmesinde kullanılan araç ve yöntemleri inceliyor, sonra da bunlara karşı alınabilecek tedbirleri araştırıyor. İşin siyasî tarafını biraz üstü kapalı geçmeye çalıştığı belli; ne de olsa İngiltere'de oturuyor.

Kitle iletişimi çağında kullanılan araçlardan biri "ayarlı" basın-yayın; TV bilhassa önemli. Diğer bir dilci Michael Krauss ['Dünyanın bunalımdaki dilleri', Language (dergisi), Cilt 68, sf.4–10, (1992)], "TV kültürel bir zehirli gaz, sinir gazıdır" demekte.

Ezinlenlerin Dilini Yok Etmek İçin...

Batı'nın sömürgecileri, ezdikleri ahalinin dilini yok etmek için neler yapmamışlar ki:

  • Esir tâcirleri, Afrika'nın çeşitli bölgelerinden, dilleri değişik kabilelerden esirleri üçer beşer, aynı gemiye koyup Amerika kıtasına götürmüşler. Aynı dilden olanları kasten ayırmışlar ki, esirler arasında iletişim olmasın. Benzer olay Kuzey Amerika'da: Anglolar, dilleri farklı yerli uluslarından olanları aynı tehcir kampına doldurmuşlar; aralarında birlik, beraberlik olmasın, konuşamasınlar, hepsi İngilizce öğrenmek zorunda kalsın diye. (D.C., sf.82) .
  • Ortaöğretimde ulusal dilden eğitim kalmıyorsa, dil hızla yok olmaya başlıyor. Önce dilin kullanım alanı azalıyor. Buna "dilin folklorlaşması" diyorlar. Dil gittikçe zayıflıyor, ölüme mahkûm oluyor. Onun için sömürgeciler, eğitim dilinin tümüyle ulusal dil yerine sömürgecinin dili olması için her yola başvuruyorlar. Ülke resmen işgal altındaysa zorla. Değil de, hâlâ ulusta bağımsızlık duygusu, geleneği varsa, kukla hükümetleri [ve önemli mevkilere yerleştirilen gizli cemiyet üyelerini] kullanarak. (D.C., sf. 83,...).
  • Bir dilin yaşayabilmesi için halkın dilini sevmesi, her alanda kullanmak istemesi, onunla iftihar etmesi çok önemli. Onun için sömürgeci, halkta özellikle kendi dilini hor görme, aşağılama tavırlarını oluşturuyor. Bunu İspanyollar, (Mayalara, Azteklere) Orta Amerika'da; İspanyol ve Portekizler, Güney Amerika'da yapmış (hâlâ da yapıyorlar). Anglo-Sakson sömürgeciler de, Kuzey Amerika'da, Afrika'da, Asya'da, her gittikleri yerde (D.C., sf.84...). [Osmanlı Türk Devleti'nin dağıtılmasından beri bu lânetlenesi etkinlik Orta-Doğu'da, Fransızlar tarafından da Kuzey Afrika'da sürdürülüyor. Bunda, "ayarlı" basın-yayın ve onun köşe yazarlarının da yeri büyük].

Düğmeyle Yakalama "Yöntemi"!

Kenyalı yazar Ngugi va Thiong'o, "Aklın Sömürgeleştirilmesi: Afrika'da Dil Siyaseti" ('Colonizing the Mind: Politics of Language in Africa') (Currey, London 1986) kitabında, İngilizce ile eğitim yapan Kenya okulundaki çocukluk anısını şöyle anlatıyor: En aşağılayıcı durum, okulun civarında kendi dilini konuşurken yakalanmaktı. Yakalananın çıplak kıçına sopayla vuruluyor, veya boynuna, üstünde "BEN APTALIM", "BEN EŞEĞİM" yazan madenî bir levha asılıp ortalıkta dolaştırılıyordu. Bazan da, "suçlu"nun ödemekte zorlanacağı para cezaları kesiliyordu. Peki, öğretmenler "suçlu"yu nasıl yakalıyorlardı? Başta, öğrencinin birine bir düğme veriliyordu. O, ulusal dili konuştuğunu gördüğü bir öğrenciye düğmeyi verecek. Günün sonunda düğme kendisinde kalan öğrenci düğmeyi kimden aldığını ifşa edecek ve süreç zincirleme gidip gün boyunca ulusal dilini konuştuğu için düğme üstünden geçen tüm öğrenciler yakalanacaktı. İşte böylece ulusal dilin konuşulması engellendiği gibi, çocuklar cadı avına sürülmüş, muhbirliğe, ötesi, kendi toplumuna ihanet etmeye alıştırılmış oluyorlardı.

Türk Gençliğinde "Büyük Uyanış" başlamış olduğu için, yukarıdaki gibi örneklerin Türkiye'deki yabancı ya da yerli misyoner okulları, hattâ sözde evrenkent, ve özellikle, sayıları artmış olan Beşinci kol Üniversitelerinde (evrenkentlerinde) olanlarla karşılaştırılmasını hem zihni, hem gönlü aydınlanmış değerli, yurtsever okuyucularımıza bırakıyorum.

19 Haziran 2002, Diller Âleminden.
Oktay Sinanoğlu

ONUNCU YILDA BIRAKTIĞIMIZ YERDEN DEVAM ETMEK

Son yıllarda "çağdaş" davetlerde cazlı, poplu söylenen "Onuncu yıl Marşı"nın sözlerine yeniden bir göz atın: En aklımda kalan mısrası "Demir ağlarla ördük Ana Yurdu dört baştan"dır. Çünkü ne zaman İstanbul'un, Ankara'nın duman duman insanı boğan, patırtılı otobüslerine mecbur kalsam da Amerikan işgali başlar başlamaz hatlarını söktürdükleri İstanbul'un güzelim tramvaylarını özlesem, veya, Ankara'dan Samsun, Ankara'dan Antalya gibi yakıncacık, hızlı katarlarla (tirenlerle) çabucacık gidilebilecek yerlere dosdoğru, uygar, güvenli ve rahat ulaşım biçimleri bulamasam o eksik bırakılmış "demir ağların" hasretiyle yanıp tutuşurum.
Bir de şu ikiliğe bakın:
"Bütünledik her yönden istiklâl kavgasını.
Bütün dünya öğrendi, Türklüğü saymasını."

Ya şu güzel sözlere ne demeli:
"Örnektir milletlere açtığımız yeni iz;
İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kütleyiz;
--------------
Tersine dönse dünya yolumuzdan dönmeyiz."

1933'te nerde, ne ruhtaymışız, 69 yıl sonra nerelere gelmişiz (daha doğrusu gitmişiz)! Evet bunu artık Türk halkının tüm gerçek mensupları, ezilenler, yoksullaştırılanlar, dünya üzerinde getirildiğimiz onursuz, kişiliksiz, kimliksiz hâlden yüreği yananlar, eğitimsiz bırakılıp Tarzanlaştırılmaya çalışılan gençler, 1930'ların Atatürk ruhunu yaşamış emekli öğretmenler, köy yaşamından koparılıp beton yığını kentlerde kapıcılık kuyruğuna sokulan sâbık rençberler, araştırma yapmaktan, bilimde yaratıcılık ufuklarından mahrum edilen bilimciler, hortumcuların götürdüğü sırtına bindirilen halk görüyor. Ve "DUR!" deme zamanı yaklaşıyor.

64 Yılı Heba Ettik

Olaya bir de şu açıdan bakalım: Atatürk'ün 1938'de vefatından itibâren Atatürk ruhuyla devam etseydik acaba bugün nerelere varmış olurduk? Fakat, maalesef, o günden bugüne geçen 64 yılı hebâ ettik; vakit kaybettik. Şimdi, "Atatürk gitti, iş bitti." (daha doğrusu bitirildi) demek zorunda kalıyoruz zannedip sevinen nice iç ve dış düşmanların yürekleri yağ bağlıyordur. Ancak, onlar idrak edemezler ki bu ülkede daha yüz binlerce "Atatürkler", nice, şimdilik sessiz kahramanlar, bağımsızlığını, şerefini her şeyin üstünde tutan her yaştan kurtuluş savaşçıları vardır.

Avrasya'nın Önde Gelen Ülkesi

1938'den sonra, "muhiplerin", mandacıların, teslimiyetçi "tek dünya devletçi", yâni insanlık düşmanı "küresel kıraliyetçilerin" yerli kuyruklarının oyununa gelmeseydik, bu oyunlara daha başından, köylüsüyle, gerçek aydınıyla tek vücut olup karşı çıksaydık, ve Atatürk ruhuyla devam etseydik, bugün, kimsenin şüphesi olmasın, Avrupa'nın, içi geçmiş Avrupa da neymiş, Avrasya'nın, en önde gelen bir ülkesi olurduk. "Demir ağlar", hızlı, Japon'larınkiyle boy ölçüşen "kurşun katarlar" (Japonlarınki "şinkansen") yurdun her tarafına vızır vızır gider gelir, sınırlardan da öte bizi, insanı önde tutan tasarımların verdiği rahatlıkla, İran üzerinden taa Çin Denizi kıyılarına, Kafkasya'dan Sibirya'nın, Yakuteli'nin tundralarına, beri yandan, Balkanlar'a, oradan Avrupa'nın o ufak tefek ülkelerine taşırdı. Kentlerimizde, Zürih'teki gibi nezih, kente, kentliye huzur ve sağlık veren tramvaylar, yemyeşil güzel bahçeler (parklar), ufak kasabalarımızda bile nefis, ahaliyle dolup taşan kütüphaneler olurdu. Her yerden akın akın gelip, hiç olmazsa birkaç gün için Türklerin o temiz, mutlu, müreffeh yaşamından tat almak isteyen gezmenler, ellerinde Türkçe öğrenme, söyleşme kılavuzları, üzerlerinde güzel Türkçe adlar yazan dükkânlarda Türk ürünlerine imrenerek gezinirler, binlerce yıllık Avrasya tarihimizden süzülüp gelen ünlü Türk sanat mutfağının geleneksel yemeklerini, huzur veren Türk müziği dinlerken tadarlardı. Gezmen gelecek diye kıyılarımız, kültür ve kimliğimiz perişan edilmez, gezmenler kendi yaşamımızın içinde göze batmayacak şekilde yer alırlar, gelenler derin, köklü bir kültürü ve tarihi olan bir Avrasya ülkesine geldiklerini anlayıp geri döndüklerinde bu dillere destan ülkeyi anlata anlata bitiremezlerdi. Eşi görülmedik "inanç turizmi" yutturmacası ile Haçlı kafalı, "Endülüs'ü sildik, şimdi sıra Anatolia'da" zihniyetinde Batı'nın ekmeğine yağ sürülmez, yurdun her bir köşesine, Hıristiyanı olmayan yerlere, CIA bıçağının ucu misyonerlerinkiler yetmiyormuş gibi, devlet eliyle kiliseler yaptırılmaz, Atatürk'ün yaptığı gibi Hitit, Firik, Lik, Selçuklu, Osmanlı Türk mirası tanıtılırdı.

Evrenkentlerimiz, Tepkili Uçaklarımız...

Dünyanın en ünlü bilim merkezleri arasında sayılan evrenkentlerimizde araştırma işliklerinde (laboratuarlarında) gece gündüz hummalı bir faaliyet sürer, buluş üstüne buluş yapılır, oralarda doktora yapmak için Avrupa'dan, Güney Amerika'dan, Afrika'dan, Asya'dan gelen öğrenciler, doktoraya kabul edilmek için gerekli Türkçe sınavlarına, kurslarına dolup taşarlardı.
Dünyanın dört bir yanına giden uçaklarımızın üstünde "Turkish" değil, "Türk Hava Yolları" yazar, her ülkede bu hava yolunun adı böylece bilinirdi. [Tabii 1.resmî uçağın üstünde de "Turkish Republic" değil, "Türkiye Cumhuriyeti" yazısını görürdük]. Uçaklarımız, kendi tasarım ve yapımımız, en gelişmiş tepkili (jet) uçaklar olacaktı; Atatürk'ün, dünyada havacılık daha yeniyken kurdurduğu uçak fabrikası, Amerika/NATO tezgâhıyla karyola fabrikasına dönüştürülmüş olmasaydı tabii. [Yapamaz mıydık sanıyorsunuz? Endonezya, bizden hayli geç, 1946'da başladığı halde uçak sanayiinde bahsettiğimiz düzeye geldi.]

Avrupa Ülkecikleri Yalvarır Durur

Balkanlarla, Karadeniz ülkeleriyle, Kafkas ve Asya ülkeleriyle karşılıklı yararlar sağlayacak gümrük birlikleri, siyasî, askerî ittifaklar kurar, kültür ve tarih geçmişimiz olan ülkelerle bu ilişkileri zenginleştirerek sürdürür, Batılı hainlerin, tarihi çarpıtarak, komşularımızı bize düşman etme siyasetlerini tersine çevirir, Avrasya'nın gücünü arttırır, Orta-Doğu ve Afrika ülkelerine de önderlik ederdik. Avrupa ülkecikleri, bizim gümrük ve diğer birliklerimize girebilmek için bize yalvarır dururlardı.

Amerika'nın 1950'lerde engellediği neftyağı (petrol) kuyularımızı açıp kendimiz işletir, demir-çelik, kömür, bor, krom üretimimizi arttırır, hammaddelerimizi kendimiz işleyip katma değeri yüksek ürünlerimizi pek çok ülkeye ihraç ederdik. Tarım araştırma kurumlarımız daha başından moleküler biyolojiye girer, üstün nitelikli tohumlar, ürünler geliştirir, tarım ve hayvancılıkta en yüksek verimi sağlayan gelişmelere sahne olurduk. Tarih boyu tüm Türk devletlerimizde ve 50 yıl öncesine kadar olduğu gibi, vatanımızın, toprağımızın bir karışını bile yabancılara teslim etmez, bunu yapmaya meyilli vatan hainlerine göz açtırmazdık.

İş Başlarında Muhipler Değil Yurtseverler

Atatürk ruhunda devam etseydik, IMF'si ile, kuyruk AB'si ile "küresel kıraliyetçiler", önümüze peş peşe sahte sorunlar, Türkiye'nin tasfiyesine yönelik dayatmalar çıkarıp duramaz, kudurmuş bir tüketicilikle borç batağına batırılacağımıza, ulusal gelir fazlamızla, mazlum milletlere yardımda bulunurduk. II. Cihan Harbi ve sonrası dünya denge ve dengesizliklerinden de yararlanarak Misak-ı Millî sınırları içinde olan ve Batı Trakya, ve Musul-Kerkük'ü kurtarır, nerede olurlarsa olsunlar mazlumların, tabii bu arada soykırıma uğramakta olan Türklerin, haklarını savunurduk. Kısacası, edilgen değil, etkin bir devletimiz olurdu.

Peki bütün bunlar, gene de olamaz mı? Elbette olur. [Bizdeki söz: "Zararın neresinden dönersek kârdır"; Amerikan Tarzanca'sında da tek tük düzgün sözlerden biri: "Hiç yapmayacağına, geç de olsa yap".] Kuvayı milliye ruhu dalga dalga yayılıyor. İş başlarına çömezler, hemşeriler, fırka (parti) çıkarcıları, şucular, bucular, işbirlikçiler, "muhipler" değil, işinin ehli, yetenekli, onurlu, fedakâr, kafası ve ciğeri götürülmemişler, yurtseverler eninde sonunda gelecek, Türkiye, Atatürk döneminde olduğu gibi yeniden tüm mazlum uluslara örnek, dünyanın gıpta edeceği bir ülke olacak. Bundan yüzde yüz eminim. Şimdiden hepimize kutlu olsun.
Oktay Sinanoğlu

BÖYLE DIŞ SİYASET OLUR MU? AVRUPADAN BAŞKA SEÇENEK KONUŞULMAZMIŞ!

BÖYLE DIŞ SİYASET OLUR MU? AVRUPADAN BAŞKA SEÇENEK KONUŞULMAZMIŞ!

Devletler her türlü olasılığa karşı stratejiler üretir. Bu, savunma için de, iktisât için de böyledir. Hele hele tümünün temelinde yatan dış siyasette kesinlikle önümüze çıkabilecek her durum için önceden hazırlıklı olmamız gerekir. Elbette, kısa, orta, ve uzun vâdeli hedefler saptanmış olmalı, ancak dünyanın hızla değişebilecek koşullarına göre "koşullu hedefler", değişik yol ve seçenekler de sürekli olarak önceden hesaplanmalıdır. Bağımsız devletlerin hepsinde bu yapılır.

Devletlerin her türlü durum için stratejileri üreten kuruluşları olduğu gibi, özelmiş gibi görünen ama devletle bağlantılı araştırma merkezleri, vakıflar da vardır. Ayrıca, o devletin güvendiği bazı evrenkent hocalarına da araştırmalar yaptırılır. Dış ülkelerden toplanan istihbaratla birlikte tüm araştırmalar devletçe değerlendirilir, ona göre dış siyaset çizilir, uygulanır.

Daha 1950'lerde öğrenci iken dikkatimi çekmişti: ABD'de elime geçen bir kitapta, Sovyetler'in dağılacağı kimsenin aklına gelmezken, ABD'nin Orta Asya Türk elleri hakkındaki ayrıntılı araştırmaları, ileriye dönük yorumları görülüyordu. Nitekim Türk Cumhuriyetleri ortaya çıktığında ABD çoktan hazırlıklıydı; tabii yalnız ABD değil, daha başka ülkeler de.
Türkiye'de ise, Atatürk'ün vefatından itibâren, oralardaki Türklerle ilgilenenlere "faşist", Sovyetler ve Rusya ile ilgilenenlere "komünist" damgası vurulup cezalandırılıyorlardı. Halbuki, Atatürk tüm dış Türklerle, bir yandan da Rusya ile ilgilendiği gibi, güçler arası denge siyasetini sürekli yürütmüştü. 1947'den sonra Amerika'dan başka, son yıllarda da Avrupa Birliği'nden başka lâf edilemez oldu. Önce "Küçük Amerika" olacaktık (uyuşturucusuyla, pop-topuyla, mafyasıyla, sıfır numara orta öğretimiyle, ayarlı basın-yayınıyla, Tarzancası ile, "altta kalanın canı çıksın" anlayışıyla olduk bile), son yıllarda da "İllâ Avrupa Birliği'ne gireceğiz"; niyesi falan yok.

Bir iki yıl önce, Avrupa Birliği yutturmacasına karşı olan saygıdeğer bir zat, beni strateji ile meşgul bir vakfa davetsiz götürdü. Konu Avrupa Birliği. Kişiler 5-10 kişilik bir "çalışma gurubu". Sandım ki AB'ye girmenin yararları, zararları tartışılacak, değişik seçenekler göz önüne alınacak. Olur mu? AB'ye illâ da nasıl gireceğiz, daha ne tâvizler vermeliyiz konuşulacakmış meğer. Genççe bir profesör, önünde koca bir dosya, faydalar arasında teknoloji geleceğinden bahsediyor. Dedim ki: "50 yıldır, yabancı yatırım gelecek, teknoloji aktarımı olacak deyip duruyorlar. Kola ile burger'den başka ne geldi?". Cilâlı adam bize çıkışırcasına demez mi: "Kola şirketinin gelmesi bir ülkenin ilerlemiş, Batılılaşmış olmasının göstergesidir." [Buna Almanca allahasmaladık mânâsına gelen "çüs" demek gerekir]. Hepsine bir giydirdim ve oradan ayrıldım. İşte strateji böyle üretiliyormuş.

Biliyorsunuz, geçenlerde değerli bir paşamız AB'den gayri seçenekler de aramalıyız; Çin, Rusya, İran, Türk Devletleri, demeli Avrasya ile ilişkilerimizi geliştirmeliyiz meâlinde bir beyanatta bulundu. Aslında Atatürk'ün yürüttüğü dış siyaseti, gösterdiği yolu hatırlatıyordu. Vay, tüm "kontürlü Avrupa düdükleri" yaygarayı bastılar; ayarlı basın-yayın da görevine yüklendi. Efendim, hedefimiz Avrupa imiş [o hedefi veren de aslında ABD amcaları, bakma sen. AB'nin de ABD'nin de tepesine musallat olmuş olanlar aynı takım]; başka seçenek konuşulamazmış. Hadi diyelim ki Avrupa ile pazarlık yapılsın. Her dayatmayı kabul edeceğine, AB ile masaya, başka seçenekleri de geliştirerek oturulmaz mı? Nerdesin millî Dış İşleri Bakanlığı?

Tam paşamızın sözlerine karşı yaygara koparılırken Avrupa'da ne oldu? İtalya'da Galatasaraylı ayaktopçulara İtalyanlar, İtalyan polisi ile birlikte saldırdı. Ertesi gün İsviçre'de (AB üyesi de olmak istemiyor ama) Türklere saldırıldı. Önceki AB Meclisi sahte Ermeni soykırımı kararlarını da unutmayalım. Arkadaşım! Hıristiyan ve Haçlı kafalı Batı, ve Avrupa, Türklerle bir arada olmak istemiyor. İnce oyunlarıyla işi hâlledemezse üstümüze çullanacak; tek derdi Endülüs gibi buraları da Hıristiyan eyaleti, sömürgesi yapmak. Kendini Türk sayan da, Kürt sayan da, kandırılıp her ne sayan da bunu böylece bilsin. Hiç kimseye ayrıcalık tanınmayacak, Avrupa düdüklerine, muhiplere bile. Endülüs'te iç çekişmelerde üste çıkmak için, Kurtuba'yı gel fethet diye İspanyol kırallarını davet edenlere ne oldu? Ahaliyle birlikte onların da kellesi gitti; çoluk çocukları köle pazarlarında satıldı. Ey işbirlikçiler! İbret alın. Fırsat varken Türk Milleti'nin bağrına dönün.
Gelin hep birlikte ulusal bir dış siyaset geliştirelim.

25 Mart 2002; Kadıköy, İstanbul
Oktay Sinanoğlu

AB KOMASINDA BİR ÜLKE

AB KOMASINDA BİR ÜLKE

Önce aç bıraktılar. Sonra ayarlı basın-yayının kontörlü Avrupa düdükleri halkın üstüne tufan gibi beyin yıkayıcı sağanaklar yağdırdı: “AB de AB” dediler. Meş’um bir koro; Hıristiyan cenaze marşları gibi nağmeler. Bu koroya, uzun yıllar, her fırkadan ayarlı tepe takımları katıldı. Sahte (aslında Batı’ya peşkeş çekme işlerinin yüzdecileri) “sanayiciler”, “iş” adamları, onların devlet üstünde devlet kuruluşları, sahte iktisat profesörleri de eksik olmadı. “İllâ da AB’ye gireceğiz. Onun için…” diyerek bizi AB Gümrük Birliği’ne soktular. 80 milyar, 200 milyar dolarlık kazıklar yedik; yemeğe devam ediyoruz. Üçüncü ülkelerle, örneğin komşularımızla ticaret yapmamız bile AB’nin iznine tâbi. Gümrük Birliği anlaşması izin vermiyor. İnsan kendi elini kolunu bu kadar bağlayabilir. Ama bu insan müsveddeleri halkın elini kolunu bağlıyorlar. Her hâlde o zaman bilmiyorlardı ki “küresel kıraliyetçiler” kendi kuklalarını kendileri harcar. Çünkü “kuklacılık sanatı” veya “kuklacılık bilimi”nin birinci kanununa (!) göre bir süre sonra kukla kendini sahici zannetmeye başlar (Pinokyo masalındaki gibi); onun için kuklaların harcanıp yerine yenilerinin oturtulması vâciptir. Ayrıca, bir süre sonra kuklaların maskeleri eskir; halk foyalarını sezmeğe başlar. İşte o zaman yeni kuklalar gerekir.

Ne Kıbrıs Verilir Ne Türkiye’nin Orası Burası

Şimdilerde AB’den “tarih için tarih alabilmek için” “Kıbrıs meselesi” diye bir sahte mesele kabulleniliyor. Hangi “Kıbrıs meselesi”?! Öyle bir mesele varsa, o da Kıbrıs’ın tümüyle Türklere ait olması gerektiği meselesidir. Unutuldu mu? Kıbrıs hiçbir zaman Yunanlıların da olmadı, Avrupa’nın da. İngilizler 1878’de Kıbrıs’ı bizden “ödünç” aldı. Sonra da oraya Rumları getirip yerleştirerek zamanla adada Türkleri azınlık durumuna düşürdü. Bir yandan da Türkler adadan göç etmek zorunda bırakıldı. Bu olayları her TC vatandaşının, hele hükümetlere gelenlerin bildiğini zannediyorduk. Bir sâbık büyükelçi tutmuş TV’de “Kıbrıs meselesini artık hâlletmeliyiz” diyor. Kimin meselesini hâllediyorsun ve ne için? Zât-ı âliniz (yoksa “ekselans” mı demeliyiz?) hangi ülkenin büyükelçisiydi? Haberiniz olsun sayın büyükelçi: Türk Milleti ne Kıbrıs’ı verecektir, ne Türkiye’nin orasını burasını.
Bugün Ulusal Kanal’ın haber saatinde gene duyduk: AB’nin kodamanlarından biri, “Türkiye’ye tarih versek bile, AB’ye girmelerinden bahsetmemiz için 25-30 yıl geçmesi gerekir” demiş. AB’ye girsen ne olur, girmesen ne olur? Şimdiye kadar AB’ci hükümetlerin hiçbirisi AB’nin bize faydası ne olacak, zararı ne olacak hiç bahsetmedi. Hiçbir meşru yetkileri olmadığı hâlde AB için Kıbrıs pazarlığı yapanlardan da öyle bir izahat dinleyemiyoruz.

AB’den Medet Umanlar Ya Ahmaktır, Ya Kara Cahil Ya Da Hain

Diyelim ki, daha önce Batı karşıtı olan zevat, AB’ye girilirse fırkaları kapatılmaz, dinî özgürlükleri olur diye hevesleniyorlardı. Ee, ama şimdi tek başına iktidar oldular; yasaları, hattâ anayasayı değiştirecek gücü kendilerinde buluyorlar; o yoldalar. O zaman AB’ye ihtiyaçları kalmadı demektir. Peki hâlâ niye “AB de AB” ? (Tabii bir de, niye “IMF de IMF”? Birçok ülkeyi olduğu gibi bizi de batıranın IMF olduğunu bilmiyorlar mı? Biliyorlarsa bu muhabbetin arkasında ne yatıyor? Halk bir gün bunu sormayacak mı sanıyorsunuz?).

Kaç kere yazdık, defalarca 10 milyonlarca kişiye TV’lerde söyledik. Sağır sultan bile duydu: Avrupa’da AB’den memnun olan kimseyi bulamazsınız. Avrupa’da işsizlik artıyor, yabancı düşmanlığı almış başını gidiyor. Almanya’da câmilerin minareleri olması, ezan okunması yasak. Türk çocuklarının, değil Türkçe öğretim görmesi, okullarda Türkçe konuşmalarına bile izin verilmiyor. AB önderleri yeni girecek Lehistan gibi ülkelere mâlî yardım yapılmayacağını beyan ettiler (zaten kaynakları yok). Türklerin Avrupa’da serbestçe dolaşıp iş bulmalarına izin verilmeyeceği kesin. Vaktiyle muhtaç oldukları Türk işçilerini bile Avrupa ülkeleri sepetlemeğe uğraşıyor. Kısacası AB’den medet uman ya ahmaktır, ya kara câhil, ya da hain. Peki niye “AB de AB” hükümet programının belkemiğini oluşturuyor?

Bir önceki hükümette de, şimdi de IMF’nin dediklerini harfiyen yerine getirmekten öte başlıca faaliyet, “AB uyum yasaları” çıkartmak. Avrupa’da biraz insanî duyguları olanlar bize acıyor, diğerleri kıs kıs hâlimize gülüyor; içerde, dışarıda düşmanlar seviniyor. Seni almaya hiçbir niyeti olmayan, bunu her fırsatta terennüm eden Haçlı kafalı, bayrağı Hıristiyanlığın on iki havarisini temsil eden (Bkz. Sayın Turgay Tüfekçioğlu’nun Orkun dergisindeki yazıları ve kitabı) AB’ye, karşılığında hiçbir taahhüt bile almadan nasıl uyum sağlar, o kılıf altında TC’nin tasfiyesine yol açarsın? Hesabını kimse sormayacak mı sanıyorsun?

Sabancı Evrenkenti’nin Gençleri “Ey Ab, Bizim İşimize Karışma” Diye İletiler Göndersin

Yapmamız gereken tek şey, AB’ye girmek istemediğimizi derhal dünyaya ilân etmektir. O zaman ne “Kıbrıs meselesi” kalır, ne azınlık vakıfları yasası kılığında Türkiye’nin Türk’ten, Müslüman’dan arındırılması projesi, ne İstanbul’un Yeni Bizans, Yeni Roma yapılması, ne de Türk topraklarının yabancılara ve yabancı devletlere gönüllü teslim edilmesi.
Dünyaya bu beyânı Türk milleti ve Müslüman halkımız eninde sonunda yapacak. Ama acele edin. Sabancı Evrenkenti’nin gençleri AB’ye “Aman ne olur bizi alın” diye kartlar postalayacağına, “Ey AB âbi! Bizim işimize karışma” diye iletiler göndersin.

3 Aralık 2002; “Ninniler Ülkesi”nden.
Oktay Sinanoğlu

BÜYÜK UYANIŞ

BÜYÜK UYANIŞ

Derin bir uykudan uyandım. Rüya kafamda hâlâ taptazeydi; yeni görülmüş renkli bir filim gibi. Nasıl derin bir uyku idi ki o öyle. Sanki elli yıldır uyumaktaymışım. Rüyamda, halk Türkiye'nin her bir köşesine kadar uyanmış. Herkesin gözünde bir parlaklık; yüzlerinden kendine güven fışkırıyor. Kadıköy'deyim, Beyoğlu'ndayım, Ankara'da Meşrutiyet Caddesi'ndeyim, Amasya'da, Antalya'da, Tekirdağ'da, Van'dayım: Sokaklarda insanlar hızlı hızlı işlerinin güçlerinin peşinde koşturuyor, ama yüzlerinde telâştan, endişeden eser yok; mutlu bir tebessüm, birbirleriyle sevecen selâmlaşmalar.

Gençlerde azimli, zeki bakışlar. Bazıları düşünceli düşünceli yürüyor; sanki kafalarında çetin matematik meseleleri çözüyorlar. Dolaşırken baktım ki, hayret her yerde kahveler, iş saati, nerdeyse boş. Tek tük müşterili masalarda kağıt, ya da tavla oynayan görünmüyor. Bir gurup genç oturmuş, ciddi, ağırbaşlı tartışıyorlar; bazıları önlerindeki kağıtlara fizik formülleri yazıyor. Terbiyeli, saygılı gençler. Düşünüyorum: Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyeti'ni emanet ettiği gençler nihayet yetişmiş.

Ankara'dayım; güzel bir tramvay geçti; üstünde "Uluğ Bey Teknik Evrenkenti" yazıyor; şaşırdım: "Vay canına, yıllarca uğraşmıştım da, bir evrenkente böyle bir isim verdirememiştim". Birine sordum: "Bu ne? Yeni bir evrenkent mi kuruldu?". Adam soruma şaşırarak, "Yok" dedi, "Yıllar önce ABD telkiniyle kurulmuş bir evrenkent vardı ya, epey oldu, onun adı değiştirildi". Hangisi olduğunu anladım; "Eğitim dili İngilizce; değil mi?". Adamcağız yarı şaşkın, yarı öfkeli baktı: "Öyle şey olur mu yahu; burası artık çok şükür, sömürge değil!". Övünerek: "Burası Türkiye Cumhuriyeti". "Bizde, Atatürk'ün ısrarla üzerinde durmuş olduğu gibi, eğitim dili her seviyede ve tümüyle Türkçe'dir".

— Yâni yabancı dil öğretilmiyor mu?
— Allah Allah, siz nerden geldiniz böyle? Elbette her çeşit yabancı diller, meslek dalına göre, yabancı dil öğretimi uzmanlarınca ayrıca öğretiliyor. En çok Çince'ye, Rusça'ya, İspanyolca, sonra Almanca'ya rağbet var.
— Hayret; İngilizce furyasına ne oldu?

Adam gene yüzüme garip garip baktı: "Ooho, o eskidendi. O zamanlar kovboy Amerika görünüşte güçlüydü, kölelerine Tarzanca'yı dayatabiliyordu. Orada yuvalanmış "küresel kıraliyetçiler", sahte Avrupa Birliği, IMF gibi araçlarını kullanarak, ulus-devletleri parçalıyor, o da sökmezse bomba stoklarını tüketmek için saldırıyorlardı. O günler çoktan geçti evlât! Sonunda oyunlar ABD içinde de yoğunlaştı. ABD'yi 12 eyalet-devletçiğe böldüler. Sekizinin resmî dili İspanyolca, bir tanesinin Fransızca, biri İngilizce, iki eyaletinki ise, önemli bir Afrika dili olan Svahili. Yaa, işte böyle. Zaten berbat bir dil olan, bilime, tekniğe yetersiz İngilizce'ye yüz veren yok.

Çıktım, biraz yürüdüm. Eski dükkânlar, yeni dükkânlar, ama hayret hepsinin üstünde gayet güzel Türkçe isimler. O, aşağılık duygusu alâmeti, sömürge ruhu belirtisi yabancı dilde adlardan, yazılardan eser yok. "Fast Food" kepazeliği olmuş "Tez Yemek", "Cafe" (bana hep de "Cafer"i, o adı içeren ayıp tekerlemeyi hatırlatır) yerine "Çay Evi", ya da "Kahvehane".

Bir gazete aldım: Adı "Yıldız", dili tertemiz. İri başlık diyor ki: "Avrupa devletçiklerinden ziyaret". Altında: " Avrupa'nın ufak dukalıklarının başkanları, borçlarının faizlerini ödemekte zorluk çektiklerinden, yardım, en az azından faiz ertelenmesi talepleriyle Türk banka genel müdürlerini ziyaret edecekler. Hazır Ankara'da iken "Avrasya Birliği Para Fonu" AVRAP'ın Ankara'daki Genel Merkezi yetkilileriyle de görüşecekler. Olumlu bir sonuç almaları pek beklenmiyor, çünkü son verdikleri uyum taahhütlerini tam yerine getirebilmiş değiller. Basklar, Bretonlar, Korsikalılar, Keltler, Bakü'deki Avrasya Birliği İnsan Hakları Mahkemesine başvurup duruyor". Haber devam ediyor: " Bir de, aynı ülkelerden bir genelkurmay başkanları heyeti bekleniyor. Onlar da Türk Ülkeleri ve Rus, Çin, Birleşik Kore, Ukrayna, İran, Hint, Japon Askeri İşbirliği Kurultayı'na gözlemci olarak katılacaklar. Aralarda, teknoloji ihtiyaçlarını dile getirebilmeyi umuyorlar."

İşte böylece rüyam gözümün önünden geçerken yüzümü yıkamış, yarım bardak yağsız süt içip biraz muz yemiş, giyinmiştim bile. Sokağa çıkıp bakkaldan gazetemi aldım. Bir iki sokak ötedeki kahvehaneye girdim. Ama durakladım: Her zamanki, kağıt, ya da domino oynayan kalabalık yoktu. Bir masada birkaç genç oturmuş, dikkat kesilmişler, aralarında birinin bir deftere yazdıklarını izliyorlardı. Masanın yanından geçerken defter sayfasına gözüm ilişti: Bildiğim, araştırma düzeyinde derin bir fizik konusunun formülleri. Geçip boş bir masaya sandalye çektim. Çaycı gelirken, elimdeki gazeteyi açtım. Hayret: Gazetenin adı "Yıldız"dı; iri haber başlığı ise: "Avrupa devletçiklerinden ziyaret".
Demek "Büyük Uyanış" rüya değildi. Başlamıştı bile.

11 Mart 2002, Mühürdar, İstanbul.
Oktay Sinanoğlu

AVRUPA"DA AB"DEN MEMNUN OLAN VAR MI?

Ağustos sonu. Alplerin hırçın dorukları arasında içinden şırıl şırıl sular akan yeşil bir vâdi. Roma orduları, kuzeydeki Kelt illerine doğru, Avrupa’yı şekillendirmek üzere buradan geçti; sonra da atalarımız Hunlar, ve önlerine kattıkları Cermen kavimleri ters yönde. Yamaçtaki han’ın avlusunda Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gelmiş eğitimciler, ruhiyatçılar, tarihçiler, hukukçular, birkaç da fizikçiden oluşan bir takım, Avrupa’nın sahte küreselcilik ve onun ara nağmesi sahte Avrupa Birliği’nden kaynaklanan sorunlarını tartışıyoruz.. Herkes dertli, herkes endişeli. Bu yıl, kaygılara bir de III. Cihan Harbi’nin çıkma ihtimâli eklenmiş.

Seçmediğimiz Birileri Brüksel’den Kaderimizi Belirliyor

AB’nin aslî ülkelerinden olsun, yeni girmek üzere olan Doğu Avrupalılar olsun, her biri AB’den yanıp yakınıyor. Tarımlarının birkaç uluslar-ötesi şirket marifetiyle nasıl yok edildiğini, çiftçilerinin perişan hâlini, topraklarının tefeci ve âni haciz yöntemleriyle birkaç küresel kıraliyet bankasının eline geçişini anlatıyorlar.
Evet, son aylarda da, ondan önce de, Avrupa’nın her hangi bir yerinde, Avrupa Birliği’nden memnun olan bir Avrupalı’ya daha rastlamadım. Kimisi ülke bağımsızlığının yok oluşundan, kimisi iktisâdî durumdan şikâyetçi. “Seçmediğimiz birileri Brüksel’den kaderimizi belirliyor” diyorlar.

Euro’dan Şikâyet

2002 başında bazı (hepsi değil) AB ülkeleri “Avro” (Euro)’ya geçti. Ondan birkaç ay sonra, o sefer Hollanda’da bir toplantıda idim. Hollanda ki, küresel kıraliyetçilerin ilk üs edindikleri yer. 1600’lerde, ilk bankalar Hollanda ve Belçika’da kuruldu; klâsik Avrupa sömürgeciliği (İspanya türü hâriç) oralarda icât edildi. Onun için “küreselcilik” denince aklıma ilk Hollanda gelir. Ama bir de baktım ki, üst tabakası olsun, sokaktaki vatandaşı, esnafı olsun, tüm Hollanda Euro’dan şikâyetçi. Almanlar, vb. kezâ. Diyelim ki, dükkân camekânında pabucun fiyatı 50 Florin, Almanya’da “Mark” yazıyordu; Euro’ya geçilince rakam aynı kalmış, sadece takısı değişmiş. “Mark”ı silip “Euro” yazmışlar. Bir değil, her dükkânda. Ama maaşlar öyle değil. “Euro” daha değerli olduğuna göre sonuç, hayat pahalılığının bir günde 1,5 – 2 katına çıkması.
AB’den memnun olacak iki ülke varsa, onlar da Yunanistan ve Portekiz; AB’nin en geri, kişi geliri en düşük iki ülkesi. AB onları başta beslemek zorunda kalmıştı (Bundan sonra öyle şey yok. Yeni girecek Lehistan (Polonya) gibi fakir ülkelere AB yardımı yapılmayacağı açıklandı). Ancak, o Yunanistan’da bile halk Euro’ya karşı isyan etmiş; cam çerçeve indirmişler.

Avrupa’nın Üst Düzey Yetkilisi: “On Yıla Kalmaz AB Dağılır”

Avrupa’nın üst düzey yetkililerinden biri “Le Monde Diplomatique”de yazıyor:
“‘Avrupa projesi’ diyorlar. Kaç yıl oldu; hangi Avrupa projesi?” . “On yıla kalmaz AB dağılacak” diyor. Öyle düşünen çok. Aynı düzeyde meslektaşları ise (belki kendisi de(?)), ABD, sonra da AB’ye olan ve sırnaşma seviyesine çıkan (düşen mi demeli yoksa?) resmî muhabbetiyle mâruf Türkiye’ye “Yirmi yıl sonra sizinle belki konuşuruz” deyip eteğinden silkelemeğe çalışıyor.

Avrupa’yı AB ve Euro İle Soyacaklar Sonra AB’yi Dağıtacaklar

Bir ülkeyi soymanın birkaç “küresel” yöntemi var: Biri bankaları özelleştirip (yahut düzgün özeline el koyup) hortumlatmak. Bir diğeri kurları dalgalanmaya bırakıp etkilemek ve birden milletin elindeki paranın değerini (ve kişi başına geliri) yarıya indirmek. Bu yöntemin matematiksel kuramını bulup uluslararası “Physica A” dergisinde yayınlamış Avrupalı bir kuramsal fizikçi bile var. Avrupa için düzenlenmiş soyma yöntemi ise “Euro”. (Başka da var ama, o gıcık konu kalsın).
Aklı başında, ulusal ruhta, değerli, genç bir bankacılık uzmanımız geçen gün bendenize dedi ki: “Avrupa’yı önce AB ve Euro ile soyacaklar, sonra Avrupa Birliği’ni dağıtacaklar”. Kendisini bu ferasetinden dolayı kutladım. Avrupalının çoğu da şimdi, kendilerine oynanan oyunun farkına vardı. İsyan büyüyor.

Küreselci Takımının Sonu Yakın

Derken bir bakıyoruz, “büyük” fırkalarımızdan (“partilerden”) birinin başı: “AB’ye girmeden Euro’ya geçelim” deyiveriyor. Aa! Kendisiyle TV’lerde sık sık kapışır gibi görünen aynı taslam (model) bir fırkanın başı da bizi AB’ye girmeden AB Gümrük Birliğine sokup 60 milyar dolarlık (ve artıyor) soydurmuştu. Bu iki fırkanın birbirine rakip görünmesini kim yutar? Hepsinin tepelerindekilerin aynı takım olduğunu artık sağır sultan bile duydu.
Bizdeki ayarlı takımdan başka “AB de AB” diyen Avrupa’da bile kimse yok. Ama dikkat edin ey küreselci takımı! Çok küresel olursanız, ayaktopu gibi yusyuvarlak olursunuz. O zaman biri gelip bir tekme atar, yuvarlanıp gidersiniz. O günler yakın.

1 Ekim 2002; AB karşıtı Avrupa’dan.
Oktay Sinanoğlu